Yerli ve milli bir hikâye: Dolara vatandaşlık vermek

Yerli ve milli bir hikâye: Dolara vatandaşlık vermek

Uyanalı neredeyse iki saate yaklaşmıştı, biraz yükselttiği yastığa ensesini dayayıp, yataktan çıkmadan tavana, karşısındaki beyaz tül perdeli pencereye bakarak düşünüyordu. Ne garip şeydi bu olanlar! Dün gece gittikleri misafir evinde muhabbete dalmışlar; “hep televizyon izliyoruz, bari biraz sohbet edelim” diyerek kapatmışlardı televizyonu. İyi de yapmışlardı. Bir güzel muhabbet etmişler; gülmüşler, eğlenmişler; yerli ve milli yemekler, leziz mezelerden tatmışlardı. Salgından beri görüşemedikleri eş dost ile keyifli bir gece geçirmişlerdi. Gecenin geç saatlerinde eve döndükten sonra günün yorgunluğu ve gecenin rehavetiyle oyalanmadan uyumuşlardı. Sabahları kendisinden erken kalkan eşi, mutfakta kahvaltı hazırlığı yaparken, buzdolabının üstündeki küçük televizyonu açmış, dün gece muhabbet ettikleri saatte doların 5-6 lira değer kaybederek daha aşağılara indiğini öğrenmiş ve üzüntüyle karışık şaşkın bir halde kendisine iletmişti.

Yani kötü mü olmuştu? Hayır, kesinlikle hayır! Doların Lira karşısında değer kaybetmesine sevinilmez miydi? Ama bütün bu olanları hak etmişler miydi? Türk’ün hasıydı, ağzına içki vurmaz, kumar oynamaz, parasını çar çur etmezdi. Allah’a şükür Müslümandı. Orucunu tutar, her cuma olmasa da namazını kılar, vergisini verir, kanunlara saygıda kusur etmezdi. Tamam, İslamiyet’e göre faiz haramdı ama ne yapsındı, biriktirdiği üç beş kuruşu da heba etmemek için bankaya yatırmıştı. Televizyonu her açtığında ekranlarda doların yükselişini gösteren; yeşilli, kırmızılı ışıkların yanıp söndüğü tabelaları izledikçe “ yahu hanım ne yapsak acaba dolar yine yükseliyor” yakınmaları arasında banka şubesine uğrayıp, olan birikimleri dolara çevirmiş ve biraz olsun rahatlamışlardı. Çünkü sonraki günler, dolar daha da yükselmeye devam etmiş; pahalılık ve zamlar artmaya devam etmiş ama hiç olmazsa birikimleri değer kaybetmiyor diye teselli bulmuşlardı.

Ancak ne olduysa o gece olmuştu. Hatta o gece yerli ve milli olmanın önemi ile ilgili konu açılmış, en çok kendisi savunmuştu yerli ve milli olmayı. Sabah eşi televizyondan duyduklarını kendisine aktarınca, uçak moduna aldığı cep telefonunu açmış ve şaşıp kalmıştı. Daha bir hafta önce Lira cinsinden olan birikimleri daha fazla değer kaybetmesin diye aldıkları dolar, neredeyse yüzde elli değer kaybetmiş; bir hafta önceye göre birikimleri neredeyse yüzde elli erimişti. Açıklandığına göre parasını bankaya Türk lirası olarak yatıranların kazancı, döviz getirisinden az ise, bu açığı hazine kapatacaktı. Bu durumda hazinenin özel bir bankaya yatırılan paranın, dolara göre kaybını kapatması faiz ödemek değil de neydi? Madem bu uygulama akıllarında idiyse neden daha önceleri yürürlüğe koymamışlardı, bir türlü anlayamıyordu. Türk Lira’sını Amerikan dolarına bağlamakla, Türk parası nasıl korunacaktı anlam veremiyordu. Bunun neresi faizi kaldırmaktı? 

Sabahtan beri yataktan kalkmadan düşünüyordu; kısa sürede daha düşük değerden dolar alıp, yüksek değerden Türk Lira’sına çevirenlerin kazancını. Bunun haksız kazanç olduğuna kesin kaniydi. Devletin bu duruma ön ayak olmasına şaşıyordu. Üstelik yerli ve milli olmakla övünen bir yönetim bunu nasıl yapardı? Geleneklere ve dinine bağlı, yerliliği ve milliliği konusunda şüphe duymayarak yıllardan beri oyunu verdiği partinin buna ön ayak olmasına şaşıyordu.

Son zamanlarda yalnız ithal malların değil, her şeyin fiyatı artmış, uzun ucuz ekmek kuyruklarını kendi gözleriyle görmüştü. Hatta bu konuda kahvede yaptıkları sohbet tartışmaya dönüşmüş, iktidarı suçlayan emekli kütüphaneci Nazım Bey ile bozuşmuştu. Şimdi adama hak veriyor ama olan olmuştu. Nasıl insanın en yakınları olan eşi, çocuğu yanlış yaptığında yanlışını eleştirmek, doğru olanı söylemek veya göstermek gerekiyorsa, aynı şekilde oy verilen parti veya iktidar da eleştirilmeliydi. Hep alkış, hep aferin belli ki yanlıştı. Hem ne demişti ki emekli kütüphaneci Nazım Bey: Üretim ve yatırım arttırılmalı, dışa bağımlılık azaltılmalı, bilimsel ve evrensel eğitime önem verilmeli, hukuk ve insan hakları laf düzeyinde kalmamalı, din, dil, ırk vs ayırımı yapılmamalı, liyakat gözetilmeli, doğa talan edilmemeli gibi şeyler. Gerçi bu sözlere çok tepki vermemişti ama bu yönetim ne yerlidir ne milli demesi nedense çok zoruna gitmiş, adama sen devlet düşmanı bozguncusun demişti de diğer arkadaşları yatıştırmıştı. Aslında alışveriş yaparken mercimek, bulgur, nohut paketlerinin üzerindeki menşei etiketinde; Kanada, Meksika gibi başka ülkelerin isimlerini görünce adama hak vermiyor değildi ama insanın bir kere inanıp güvendiğine başka gözle bakması zordu. 

Eşinin mutfaktan ikinci kez çağırdığını duyunca, ağır ağır kalkıp, banyoya gitti. Musluktan akan soğuk suları eline yüzüne çarpa çarpa yıkadı. Askıdan aldığı havluyla yüzünü kurularken eşinin kendisine bir kez daha seslendiğini duydu. Mutfak kapısından içeri girdiğinde, masanın nefis kahvaltılık yiyeceklerle donatıldığını fark etti. Eşinin gözlerinin içine baktı ve sessizce önündeki sandalyeyi çekip oturdu. Bak dedi eşi; bu Ezine peyniri, bu Hakkâri balı, şu yeşil ve siyah zeytinler Gemlik’ten, bu omlet köylü pazarından alınan yumurta ile Kars tereyağından yapıldı. Demlikteki çay Rize’den, hiçbiri dokunmaz hepsi de yerli ve milli. Bir tek bankadaki paramız gayrı milli, onu da vakti gelince liraya çeviririz üzülme. 

Hayır, hayır dedi adam, ne münasebet! Neden liraya çeviriyormuşuz? Nasılsa dolara vatandaşlık verildi, lirayı da kuyruğuna bağladıklarına göre, dokunmayalım artık. Yalnız kahveye gidince ilk işim kütüphaneci Nazım’dan özür dilemek olacak. Bu yapılanlar zengini daha zengin eder dediğinde, devlet düşmanı ve bozguncu diye saldırmıştım adama, ne büyük yanlış yapmışım! Daha bir hafta önce lira eriyor diye parasını korumak için dolar alanlara veryansın edenler, lirayı onun kuyruğuna bağladılar hiç yüksünmeden. 

Adam oturdukları dairenin dış kapısını sertçe kapatarak çıktı. Merdivenlerinden ağır ağır inerken ayak sesleri bütün dairelerde duyuluyordu. Apartman kapısından dışarıya sokağa çıktığında, sokağa bakan pencerelerden birinin açılma sesini, ardından bir kadının mezzo- soprano bir tonla, “doların vatandaşlığı hayırlı olsun” diye bağırdığını duydu. Bir an arkası dönük kıpırdamadan durdu; eşinin sesiydi… Sonra kahveye doğru ağır adımlarla yürürken, şimdi emekli arkadaşları birer birer damlamaya başlamışlardır, iki el pişpirik oynamanın tam sırası diye düşündü.