Yasakların mantığı ya da nenemin dili

Yasakların mantığı ya da nenemin dili

Türkçe bir kelime bile konuşamayan nenem, biz torunların kendi aralarındaki Türkçe konuşmalarını dinler, bazen Kürtçe yorumlarla konuşmalarımıza katılır, sorular sorar; anılarını, deneyimlerini anlatırdı. Demek ki biz de onun Kürtçe söylediklerini anlıyorduk ki; biz Türkçe, O Kürtçe konuşarak iki dilli bir iletişimi sorunsuz hal ediyorduk. Bazen Türkçe konuşmasını istiyor, onun yarım yamalak bile olmayan Türkçesine gülüyorduk. Gülmelerimize hiç kızmaz, siz de benim dilimi konuşmayı beceremiyorsunuz, gülmeniz boşuna der geçerdi. Ne zaman nenemle Kürtçe konuşmayı denesem, benim bu çabama sevinir, yanlış telaffuzlarımı düzeltmeye çalışarak cesaretlendirirdi. Beraberce sebze bostanına giderken yolda söylediği; “Çocuklar atasının dilini konuşmalı, bilmiyorsa öğrenmeye çalışmalı” sözü aklımın bir köşesinde kalmış. Nenemin sayesinde öğrendiğim yarım yamalak bile olmayan o Kürtçe, özellikle Diyarbakır’ın bir köyünde askerliğimi er öğretmen olarak yaparken, Türkçe bilmeyen köylüler ve öğrencilerimle iletişim kurmamda oldukça etkili olmuştu. Orada görev yaptığım sürece, bir hayli yeni kelime öğrenmiş, sözcük dağarımı zenginleştirmiştim. Bu yüzden Kürtçe benim nene dilimdir.

Çocukken Kürtçenin köylü dili olduğunu sanıyordum. Çevremde sadece Türkçe ve Kürtçe ile karşılaştığım için iki dil olduğunu varsayıyor; birinin şehirli olan Türkçe, diğerinin de köylü dili Kürtçe olduğunu düşünüyordum çocuk aklımla. Fransızca, İngilizce ve Almancayı bir şekilde ortaokula, liseye giden abimden veya ablamdan duymuştum ama bu dillerin karşılığı çocuk dünyamda yoktu. Sanırım ilkokul üçten dörde geçtiğim yazdı; bütün yaz tatilini geçirdiğimiz, köydeki evimize, nenemin yanına gitmiştik. Orada yaşayan akraba ve komşularımızın çocukları köydeki okula devam ediyorlardı. Yaşıtım olan çocuklarla oynarken, öğretmenin öğrencilere Kürtçe konuşmayı yasakladığını, aralarından bazılarını yasağa uymayanları kendisine bildirmesi için başkan seçtiğini söylemişlerdi. O gün için okuldaki sıradan yasaklardan biri gibi düşündüğüm bu olay aklımın bir köşesinde kalmış.

Ortaokuldayken bir yılsonunda, notlarım iyi, devamsızlık da yapmadığım için, okulların yaz tatiline girmesine on beş gün kala köye, nenemin yanına gitmiştim. Haziran ayının başlarında köyde güzel meşe mantarları olurdu. Akranım olan bir çocukla mantar toplamaya gitmiştik.  Toprakta gördüğü çatlağın mantar çatlağı olup olmadığını bir bakışta anlardı. Bana bak burada kesin mantar var dediği bütün çatlakları kazdığımızda, gerçekten altında mantar çıkardı. Tahmininde hiç yanılmadı. Ben kaç toprak çatlağını bu mantar çatlağı diye gösterdiysem; orada mantar yok, istersen kaz demiş, gerçekten de kazdığımızda mantar adına bir şeye rastlamamıştık. Nasıl biliyorsun, diye sorduğumda; her işin bir ustası vardır, öğrenmen için benimle en az bir hafta mantar toplamaya gelmen lazım demişti, bu da aklımın bir köşesinde kalmış.

1993 yılında otuzlu yaşlarda ilk kez yurt dışına çıkmış, Almanya’ya kuzenime gitmiştim. Gitmeden önce telefondan böbreğimdeki taş nedeniyle yaşadığım sıkıntıları, böbrek taşı kırdırma operasyonunu kuzenime anlatmıştım. Alman olan eşiyle paylaşmış olacak ki, oraya vardığım ilk günün akşam yemeğinde,  yaptığı çorbanın tadına bile bakmadan tuz koymama hayret etmiş, kuzenime yönelerek Almanca bir şeyler söylemişti. Hem kızgın, hem de üzgün görünen bir yüz ifadesiyle bana dönüp baktığını görünce; kuzenime ne diyor senin hatun diye sormuştum. Bildiğin Alman titizliği işte, hem böbreği hasta hem de tadına bakmadan çorbaya kaşık dolusu tuz atıyor, onun tuzsuz yemesi gerek demiş meğer. Haklıydı kadın, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak saçmaydı. Bu söz de kalmış aklımın bir köşesinde.

Her insanın aklının köşesine koyduğu benzer yaşantıları vardır mutlaka. Aklımızın bir köşesine koyduklarımız zaman zaman köşesinden çıkıp, tarihin süzgecinden geçerek, günümüzün değerler dünyasına kadar gelirler. Biz de onları vicdan terazisine koyar tartmaya çalışırız; hem tarttığımız şeyin, hem de terazinin değiştiğini gördüğümüzde, bazen düş kırıklığı bile yaşarız. Belki de değişmeyen tek şey değişimdir diyen Herakleitos’un kulağı bile çınlar.

Beraber mantar topladığımız arkadaşım, köyde her türlü üretimin içinde pişmiş bir emekçi çocuktu. Daha o yaşlarda herhangi bir işte usta olmak için emek harcamak gerektiğini kendi deneyimleriyle öğrenmişti. Kuzenimin Alman eşinden, alışkanlıklarımızı bilimsel bilgilerin verilerine göre değiştirerek tutarlı olmak gerektiğini anlamıştım. Dilsel, kültürel yasakların ise hayatın akışı içinde anlamsızlaştığı,  hiçbir olumlu değişikliğe yol açmadığı gibi, kültürel yıkım ve çatışmalara neden olduğunu bizzat kendi yaşamımla deneyimlemiştim.

Nenemin diline gelince; konuşup yazabilseydim iyiydi. Şimdilik nenemin kalbimdeki yadigârı olarak duruyor, ama altmışından sonra bile dil evime yeni bir pencere açmak olmayacak iş değil.

2022 yılı; aklımızın bir köşesine koyduklarımızı, vicdanımızın süzgecinden geçirerek bilimsel, çağdaş, adil terazilerde tarttığımız bir yıl olsun. 03.01.2022

[email protected]