Tarih, şehir ve insan - II

Tarih, şehir ve insan - II

Tarih disiplini ilginç gerçekten; hangi köşesinden baksak farklı şeylerle karşılaşıyoruz. Yıllarca, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethi ile çağ açıp kapadığını öğrenmiştik okullarda ve ders kitaplarında okumuştuk. Yıllar sonra İngilizce öğrenme hevesiyle gittiğim bir özel kurumun İngiliz vatandaşı olan elemanı, bu bilgiyi benden duyunca şaşkın bir edayla dudak bükerek, “ ben bugüne kadar böyle bir bilgi ne okudum ne de duydum” demişti. Hatta adı Steve olan öğretmene Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının önemli sonuçları olmamış mıdır diye sormuştum da” önemli sonuçları olmuştur ama Orta Çağ yine devam etmiştir” mealinde yanıtlamıştı. Tabii şaşma sırası bana gelmişti. Anladığım kadarıyla tarihçiler bu konu hakkında ortak bir görüşe sahip değillerdi. 

Yurt dışı gezilerinde gittiğiniz kent ve kasabalarda siz de rastlamışsınızdır o ülkenin tarihinde önemli sayılan kahramanların heykel ve anıtlarına. O kahramanlar hakkında biraz bilgi topladığımızda, en iyi savaşan; krallar, padişahlar, şahlar ya da tanrılar adına en çok insan öldürenlerin kahraman addedildiğini görürüz. Tarihin babası sayılan Halikarnaslı Herodot’tan, Thukydides’ten beri günümüze kadar tarihçiler hep savaşların kaydını tutmuş, savaşları yazıya geçirmişlerdir. Dönüp geriye insanlık tarihine baktığımızda, barışı anlatan bir tarih kitabı var mı bilmiyorum. En azından ben okumadım. Bildiğimiz kadarıyla türümüz homo sapiens, bilinen ilk örnekleri Çatalhöyük’te olan tarım toplumuna 10 bin yıl önce geçmiş. Daha önce avla, meyve ve otlarla beslenen insan; yerleşik düzene geçince, düzenli ordular kurup savaşı kurumlaştırmış. 

Tarihteki en eski şehirlerden günümüze doğru bir seyahat ettiğimizde, nehir kenarlarında, tarıma elverişli geniş sulak ovalarda kurulan yerleşimlerin büyüyerek kentleştiği, çoğu kentlerin savaşlarla el değiştirdiğini, ele geçirilirken yakılıp yıkıldığını ve yeni egemenin gücünü gösteren yapılar, tapınaklar ve yeni mekanlarla tahkim edildiğini görürüz. Modern zamanlara doğru gelirsek; yeryüzündeki kentlerin hemen hemen bütünü, büyümek için kendisini yıkmışlardır. Londra, Paris, New York bu konuda en başta gelenlerdir. İstanbul ise sadece kendi kendini yıkmamış, yangınlarla birçok defa yıkılıp yeniden yapılmıştır.

Marshal Berman’ın  “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı modernizmin etkilerini anlattığı kitapta, “Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor” diye yazar. Gerçekten de M.Ö. 4000 yıllarındaki Sümerlerin kurduğu ilk şehir devletlerinden, antik Yunan şehirlerine, Roma dönemine ve Osmanlı, İran, Çarlık vb dönemlerine kadar, soyların, hanedanlıkların saltanatları, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olma sıfatıyla sürmüş ve halk buna inanmıştır. Berman’ın yukarıya aldığımız paragrafında bahsettiği gibi Reform ve Rönesans akımları, Kopernik devrimi, bilim ve teknolojideki diğer gelişmelerin etkisiyle, kutsaldan dünyevileşmeye doğru olan bir hatta yol alınmıştır. Böylece,  kapitalist üretim biçimiyle beraber bütün dünyada egemen olmaya başlayan burjuvalar, otoritelerini atalarına, ya da Tanrı’ya değil, kendi yaptıklarına dayandıran ilk egemen sınıf olmuştur.

Tarihsel olarak baktığımızda adı önce Byzantion, sonra Konstantinopolis olan ve bugün 16 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en büyük metropollerinden biri olmuştur İstanbul. Robert Mantran’ın İstanbul Tarihi adlı kitabında yazılanlara göre, Megara’dan gelen Yunan kolonilerinin bir kısmı, M.Ö. 658 veya 657’ de bugünkü Haliç dolaylarına yerleşerek Byzantion adında site kurarlar. Site adını şeflerinin adı Byzas’tan almaktadır. İmparator Constantinus M.S. 324’te Byzantion’u başkent yapmaya karar verir ve kent, kurucusu Constantinus onuruna Konstantinopolis adını alır. Kavimler göçü hareketliliği içinde, farklı koloni ve grupların yerleşmeleri, köleler, savaş esirleri şehrin demografik yapısını etkiler. Şehirde surlarının içinde yaşayanlar olduğu gibi, surların dışında da yaşayan gruplar vardır. Örneğin; sur içinde yaşaması yasak olan Latin kökenli Yahudiler Pera’da yaşamak ve özel bir vergi vermek zorunda idiler. 390 yılına gelinceye kadar dönem dönem paganları destekleyen imparatorlar başa gelir. 390 da I.Theodosius bütün pagan ibadetlerini ve putlara tapmayı yasaklayan bir yasa çıkarır ve 392 de başta Artemis, Apollon, Aphrodite olmak üzere bütün tapınakları kapatır. Hıristiyanlık güçlenir, İskenderiye ve Konstantinopolis Doğu Hıristiyanlığının iki temel merkezi haline gelir. 5 Yüzyılın ortalarında kent önemli bir ticaret merkezi olmakla birlikte, daha çok transit geçişler yapıldığı için, kentin nüfusu 100-150 bin olmakla birlikte,  Roma’dan, İskenderiye’den, Antiokheıa’dan daha azdır.

Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü alması ile yapılan Haçlı seferinde, 1204 yılında başlayan Konstantinopolis’in işgali 1261 yılına kadar yarım asırdan fazla sürmüştür. İşgal sırasında şehir yakılmış, yıkılmış, yağmalanmış ve bir daha eski halini alamamıştır.1345 te 6. Ioannes Osmanlıların desteğini almak için Kızı Theodora’yı Orhan bey ile evlendirir. Giderek güçlenen Osmanlılar, 1362’de Hadrionopolis’i (Edirne) alır. 1395 te 1. Beyazıt Anadolu Hisarı’nı yaptırır, 1452’de Fatih Sultan Mehmet beş aydan kısa bir sürede Rumeli Hisarı’nı yaptırır. İstanbul’un alınmasından sonra 1457-58 kışına dek Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Edirne’de kalır.1462’de yapımına başlanan Topkapı Sarayı 1478 de tamamlanır.

Sadece İstanbul’un tarihine üstünkörü bir bakışla bile bütün insanlık tarihinin nasıl bir seyir izlediğini görebiliriz. Egemen olan güç, farklı inanç ve kültür gruplarına onlardan yararlanabileceği oranda müsamaha göstermiş, kendisinden ayrı tutmuştur. Ne Bizans’ta ne de Osmanlıda bu durum değişmemiştir. Bizans’ta İsa’nın eski dininden olan Yahudilerin sur içinde yaşamalarına izin verilmemesi, daha ağır vergilere tabi tutulması; Osmanlılarda Müslümanların dışındaki milletlerin haraç ve cizye adlı özel vergiye tabi tutulması; Tanzimat’a kadar, ata binmenin, çan çalmanın, Müslümanlar gibi giyinmenin, Müslümanlardan daha yüksek evlerde oturmanın, silah taşımanın vb. yasak olması, “farklı” olanı dışlayan bir zihin yapısının tezahürüdür. Yine Cumhuriyet döneminde Lozan’a göre azınlık statüsünde sayılan vatandaşlara 1940’lı yıllarda uygulanan varlık vergisi, dışlayıcı zihin yapısının, dar milliyetçi bakış açısının pratikteki yansıması olmuştur.

Astro fizikçiler, Samanyolu galaksimizde dünyamızdaki yaşam koşullarına haiz en az 10 bin gezegenin olduğunu söylüyormuş. Güneş sistemi içinde bile oldukça küçük boyutlu olan dünyamızda; akıllı canlılar olarak bilinen biz insanlar, teknoloji ve iletişimin dünyayı bu kadar küçülttüğü günümüzde, filozof Thomas Paine’nin “ Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir” sözüyle işaret ettiği “evrensel vatandaşlığı” zihinlere işleyememenin sıkıntılarını bütün ülkelerde yaşıyoruz. Yüzyıllar sonra dünya kentlerinde yaşayan nesiller tarihlerine bakıp ne düşünürler acaba?