Sol, sağ ve hayatın dönüşen yüzü

Sol, sağ ve hayatın dönüşen yüzü

Seksenli yıllara; hatta doksanlı yıllara kadar toplumsal hayatta bir insanı tanımak için ihtiyaç duyduğumuz tek şey, solcu veya sağcı olmasını öğrenmekti. (Belki yine de öyledir.) Böylece o insanın hayata bakışını, dünya görüşünü kabaca anlardık. Zaten dünya o kadar da karışık görünmüyordu. Türkiye’den dünyaya baktığımızda, bir tarafta Sovyetler Birliği ve diğer kendini sosyalist olarak adlandıran ülkeler, öte yanda “gelişmişlik” düzeyine göre bildiğimiz kapitalist-emperyalist ülkeler konumlanmıştı. Türk, Kürt, Çerkez, Arap, Boşnak gibi etnik aidiyetler ile Sünni, Alevi vb. inanç bağlamında aidiyetler de vardı elbette ama bugünkü kadar görünürlüğe sahip değildi. Çevre sorunu, “ çevreni temiz tut”, kadın sorunu ise solun “kadınsız devrim olmaz” , sağın “ cennet analarımızın ayakları altındadır” beylik sloganlarının oluşturduğu bir söylemden öteye geçmiyordu. En azından benim anımsadığım ve şu anki algım böyle.

Şimdi 21.yüzyılın ilk çeyreği dolmak üzereyken, geldiğimiz durumun “eski tas eski hamam” olduğunu sanırım kimse iddia edemez. İleri mi gitti dünya, yerinde mi duruyor, yoksa makara geriye mi sardı? Düz cevapları yok bu soruların. Sadece teknoloji alanındaki değişmeler değil, bilimsel ve felsefi alandaki gelişmelerin, eski tutum ve anlayışları bir hayli değiştirdiğini söyleyebiliriz. 

İlk gençlik çağlarımda solcu olmanın en temel ölçütünün eşitlik kavramı olduğuna inanıyordum. Sanırım bu fikrim aradan onlarca yıl geçmesine rağmen değişmedi. Daha da güçlendi diyebilirim. En çok önemsediğim özgürlük kavramını enine boyuna düşündüğümde; eşitlik kavramı ile birlikte hemen onun yanında olması gerektiğine inanmakla birlikte; özgürlüğün, solculuk sağcılık ayırımının ötesinde, insanla birlikte var olması gereken yapısal bir konumlanma olduğunu düşünüyorum. Yani insanlık tarihine baktığımızda; özgürlüğün bütün bu kavramları aşan, kapsayan, insanla birlikte, onun bünyesinde var olan, daha ontolojik bir duruma işaret ettiğini söylemek pek de yanlış olmasa gerek. 

Bunun yanında ister birey olarak insan, ister topluluklar, halklar bağlamında olsun; eşitlik talebi insanlık tarihi dikkate alındığında en derin, en köklü bir hak talebidir. Bu nedenle bir yerde eşitlik talebi temel argüman değilse, orada solculuğa biraz su karıştırılmış olduğu söylenebilir.

Kavramlar evrenseldir. Normalde herhangi bir kavramdan sağcının da, solcunun da aynı şeyi anlaması gerekir. Başka ülkeleri bilemem ama bizim memlekette sağcılar ile solcuların kavramlara farklı yaklaştıkları herkesin bildiği bir gerçektir. Solculuk evrensel kavramları olduğu gibi kabul etmeye yakınken, sağcılık belki de kavramlar ile terimler karıştırıldığından, ya da işlerine gelmediğinden, evrensel olan her şeyi mutlaka milli/dini bir sosa batırıp öyle vitrine koyma çabası içindedir. Aslında bu kadim ayırım, bütün bir Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında, kısaca akıl ile vahiy arasında hep süregelmiştir. Dünyadaki gelişmelere antik çağdan beri bilim ve felsefe dünyasının geliştirdiği kavramlarla bakan göz ile durağan, donmuş kalıplarla bakan gözün aynı şeyleri görmesi zaten olası değildir. Dolayısıyla evrensel olanı görmezden gelip, sadece ulusal/ yerel yararı gözeten yaklaşımlar her zaman eksik kalacaktır ve çağdaş olmanın gerisine düştüğü gibi evrensel olanla çatışma yaşaması kaçınılmaz olacaktır.

Dönüp son otuz kırk yıllık dünyamızın yakın tarihine baktığımızda, yaşamımızı etkileyen önemli gelişmeleri, kırılma noktalarını görmemek olanaksızdır. Ancak bu gelişme ve kırılma noktalarına hangi kavramlarla yaklaşıp yorumladığımız da en az o kadar önemlidir. Örneğin globalleşme ya da küreselleşmeyi ele alalım; ne demek küreselleşme? En genel anlamda ürünlerin, fikirlerin, kültür ve dünya görüşlerinin alışverişiyle uluslararası bütünleşmeye doğru gidildiği varsayılan süreci ifade eder. Tabii bu durumun oluşmasında özellikle uluslararası şirketlerin faaliyetlerinin önemli rol oynadığı bilinmekle birlikte, teknolojinin inanılmaz gelişimi, internet, sosyal medya, yapay zeka teknolojilerinin yaygın kullanımı küreselleşmenin önemli dinamikleri olarak sayılabilir. Bu süreçte Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin nispeten kan dökülmeksizin çöküşünün, bütün dünyada önemli değişmelere yol açtığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Sınıf eksenli sol politikalar, yerini tedrici olarak etnik ve dinsel kimlik mücadelelerine, kültürel tanınma ve sanayinin ağır tahribatına uğrayan doğal hayatı koruma ve çevre sorunlarına öncelik veren politikalara bırakmıştır. Aynı şekilde tüm dünyada kadın mücadelesi ve feminizm güçlenmeye başlamış, tüm siyasal partilerde erkek egemen yapıya yönelik itiraz önemli ölçüde yükselmiş; yine bu gelişmelere paralel olarak tüm dünyada sendikal mücadele ve dolayısıyla “işçi sınıfı” hem örgütsel hem de ideolojik olarak zayıflamıştır.

Doğal olarak dünyayı temelden etkileyen bu durumdan Türkiye de etkilenmiş, sınıfsal olan politik-siyasi eksen zayıflamaya, küreselleşmenin her alanda artan etkisine bağlı olarak kadın mücadelesi, doğal hayatı koruma, etnik ve dini kimlik mücadeleleri dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de yükseliş göstermeye başlamıştır. Kırsal kesimden göçlerle kent nüfusu önemli oranda artmış, ulus devletin katı bazı uygulamalarında gevşemeler başlamıştır. Askerlik süresi azaltılmış, ordu daha profesyonel yapıya dönüştürülmüş, iktisadi kamu kurumlarının büyük çoğunluğu özelleştirilmiş, yabancı sermaye ortaklı şirketler çoğalmış, komünizm isim ve siyasi parti olarak yasak olmaktan çıkarılmış, Türkiye kökenli şirketlerin başka ülkelerdeki ekonomik faaliyetleri artmıştır. Bu dönemde siyasi anlamda liberal politikalar güçlenmiş, yasal düzenlemelerle birlikte Siyasal İslam’ın etki alanı genişlemiş; Kürt ve Alevi toplulukların politik ve kültürel faaliyetlerinde önemli ölçüde artış olmuştur. Örneğin henüz devletçe ibadethane statüsü verilmemesine karşın dernek ve vakıf statüsünde açılan cemevleri fiilen işlevsellik kazanmıştır. Yasak olan bazı arşivlerin açılması ve çeviri faaliyetinin artması sonucu, ulus devlet yapılanması içinde devletin Aleviliği “halk İslamı” adıyla senkretik bir inanç olarak tanımlamasına Alevilerden ve çeşitli akademik çevrelerden itirazlar olmuş ve bu konudaki paradigmanın zemini aşınmaya başlamıştır. Yine aynı şekilde “kırma dil” olarak tanımlanan Kürtçenin yazılı edebi ve sanatsal eserleriyle kadim bir dil olduğu genel kabul görmüştür. Dahası belli oranda nüfus yoğunluğuna sahip Gürcü, Çerkez, laz vb. toplulukların da dillerini geliştirme, kültürlerini yaşama ve yaşatma yolunda faaliyetlerini görece arttırdıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.  

Yukarıdaki paragrafta değindiklerimizi toparlarsak, iki binli yıllara doğru küreselleşmenin etkilerinin açıkça yaşanmaya başlandığını; bu durumun sınıfsal, etnik, kültürel ve dinsel grupların hem kentin sosyal yaşamına katılma biçimlerini, hem de siyaset yapma biçimlerini etkilediğini söyleyebiliriz. Şimdi yazının başında söylediğim solun en ayırt edici özelliği olan eşitlik söylemine geri dönelim. Tüm bu olanlara karşın solun evrensel anlamda eşitlik ilkesi, küreselleşmenin getirdiği yeni koşulların bazı olumsuzluklarına rağmen meşruiyetini ve haklılığını korumaya devam etmiştir. Bu yüzden günümüzde, ırkçılığa dibine kadar bulaşmışlar dışında, etnik ve inançsal grupların anayasal düzen içinde “eşit vatandaş” olarak kültürel faaliyetlerini sürdürmeleri bazı engellerle karşılaşsa da halk nezdinde genel kabul görmektedir. Farklı kültür ve inançtan insanların hiçbir ayırıma tabi tutulmadan dil, kültür, eğitim, siyasal ve ekonomik faaliyetlere katılım ile benzeri alanlarda eşitliğini savunmak solda politika yapmanın olmazsa olmazıdır diyebiliriz.

Ancak, her türlü sol eşitlik ilkesini temel bir değer olarak savunurken, sağın hemen hemen hiçbir renginin eşitlik ilkesine sıcak bakmadığını söyleyebiliriz. Daha doğrusu “eşitlik” ilkesine sağın sözlüğünde kavramsal düzeyde hiçbir zaman yer verilmediği söylenebilir. Öyle ki “Yaşayan Diller ve Lehçeler” adıyla İlköğretim kurumlarında seçmeli olarak Kürtçe, Zazaca, Lazca, Abazaca ve benzeri dersler okutuluyorken, demokrasi, AB üyeliği gibi özgürlükçü, liberal şiarlarla İktidara gelen dinsel tabanlı sağ; iç politikaya dönük milliyetçi reflekslerle, şimdilerde anadilinde şarkı söyleyen müzisyenlerin konserlerini yasaklamakla meşgul. Hani şu çok bilinen tekerlemedeki gibi: “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.”   

28.05.2022

[email protected]