Şiir, savaş ve küresel dünya

Şiir, savaş ve küresel dünya

16. Yüzyıl Fransız deneme yazarı Michel Montaigne, “ Düş gücü, evreni bir kentmiş gibi kucaklayacak yoğunlukta ve genişliktedir” der. İlkokul yıllarımda sanırım fizik olarak zayıf bir çocuk olduğumdan hastalandığım zamanlar çok olurdu. Evde yatarken de bolca kitap okur, okuduğum masallarla ilgili hayaller kurar, masalda geçen kahramanları ve olayları zihnime taşır; gerçek yaşam ile düş arasında köprüler, bağlantılar kurardım. En çok da keşke hem yürüyüp hem de uçabilseydim diye düşünürdüm. Böylece evden dışarı çıkmanın yasak olduğu hastalık günlerimde hem bolca kitap okuyarak okuma alışkanlığı edinmiş, hem de bol bol hayal kurmanın zihinsel keyfini yaşamıştım. Dolayısıyla olumsuz bir durum olan hastalığı, okuma becerimi geliştirerek bir anlamda olumluya çevirmiştim.

İlerleyen yıllarda kitap okuma serüvenim, şiirden romana; politikadan felsefeye, boyutlanarak devam etmiş, ilk yazma girişimim ise şiirle olmuştu. Ancak ortaokul ve lise yıllarında yazıp bir defterde topladığım o şiirler, köyde nenemin “yasak” sanarak naylon bir torbaya koyup kayaların arasına sakladığı kitaplarımızla birlikte yok olup gitmişlerdi. Ama yıllar sonra hayatın bir sürü numaraları, sürprizleri, acayiplikleriyle karşılaşınca, tek başına akıl ile mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu anlamış şiir okuyarak, şiir olup olmadığına pek kafa yormadan defterlere, kâğıtlara şiir niyetine bir şeyler yazarak, benliğimi ferahlatacak bir yol açmaya çalışmıştım. 

Gelelim savaşa… Gazetelerin taşra kasabalarına bir gün gecikmeli geldiği, radyonun henüz iletişim aracı olarak tahtını televizyona kaptırmadığı yıllardı. 1967 yılında dokuz yaşında bir çocukken, Altı gün süren Arap İsrail savaşı çıkmış, bu kadar kısa bir sürede Araplar dize gelmişti. Biz çocuklar bile kendi aramızda, sanırım radyo haberleri ve büyüklerin konuşmalarından etkilenerek “artık insanlık ilerledi dünya savaşı çıkmaz” muhabbeti yapıyorduk. Ama büyüdükçe, dünyayı, ülkeleri, sistemleri tanıdıkça iyimser bir bakışa sahip olduğumuz anlaşılıyordu. İç savaşlar, ülke işgalleri, dünyanın çeşitli yerlerinde bir şekilde devam ediyordu. Sovyetler Birliği ve beraberinde Sosyalist olarak adlandırılan ülkeler çökünce, “tarihin sonu geldi” artık “tek kutuplu dünyada küresel barış mümkün” vb. teoriler daha yüksek sesle dillendirilmeye başlanmış ve nihayet iki binli yıllarla birlikte küreselleşme en vazgeçilmez kavram olmuştu. Bütün dünyada sınıf eksenli politikalar gerilemiş, sendikalar zayıflamış, etnik ve dinsel kimlikleri öne çıkaran politikalar başat duruma gelmeye başlamıştı.

1967 yılında dokuz yaşında bir çocukken radyo ve gazete aracılığıyla tanık olduğum savaştan bugüne aklımda kalan bir tek görüntü var; siyah beyaz bir tank fotoğrafı. Hangi gazetede gördüğümü anımsamam mümkün değil. Üzerinden 55 yıl geçmiş. Günümüz dünyasında ise Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma görüntülerinde olduğu gibi; savaşı, yollara dökülen uzun insan kuyrukları, yıkık ve yanık bina görüntüleri, geceleri atılan mermilerin yol açtığı ışık izlerinden bir filmi izler gibi evimizde, koltuğumuzda otururken, televizyondan akan canlı görüntülerle gece veya gündüz demeden yaşayarak izliyoruz. 

İnsanlığın bütün tarihini dikkate aldığımızda, Yuval Noah Harari’ye göre tarım toplumu ile beraber yüzde on beş olan çatışma ve savaşlardaki insan kaybı, sanayileşme ile yüzde beşe, günümüzde yüzde bire düşmüş durumda. Bu oran, trafik kazalarında ve doğal afetlerdeki kayıplardan daha azmış. Bugünden geriye dönüp 1914 yılındaki ilk dünya savaşından bugüne nelerin değiştiğine, nelerin değişmediğine bakarsak, belki de bugün gelişen olaylara bir ölçüde doyurucu yanıtlar bulabiliriz.

Aslında son Irak, Afganistan ve Suriye’de olanlara baktığımızda, bu ülkelere saldıran, işgal eden emperyalist ve saldırgan güçlerin halinden memnun oldukları pek söylenemez. Uzun süren İran Irak savaşında İran bir sonuç elde edememiştir. En son 2014 yılında Kırım’ı kolayca işgal eden Rusya’nın dışında askeri anlamda işgal, işgal edeni rahata erdirmemiştir. Savaşı “politikanın başka araçlarla sürdürülmesi” olarak düşündüğümüz de, o başka araçları kullanmaya neden ihtiyaç duyduklarının nesnel gerekçelerini bilmenin, belki de savaş karşıtı politika ve tavırları yükseltmeye katkısı olacaktır. Çünkü artık dünyada hiçbir işgalci hareket, savaşı çıkaranlar açısından dünya kamuoyunda prestij sağlamıyor. Putin’in Rusya’sının sosyalist dönemdeki gibi evrensel bir ideolojiden yoksun olduğu açıktır. Nitekim Rusya’da hatırı sayılır bir savaş karşıtı hareket söz konusudur. Birinci dünya savaşı da dahil olmak üzere, eskiden savaş başarısı, siyasi iktidarı ve gücü de beraberinde getiriyordu. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının galiplerini düşünürsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Yazdıklarımdan savaş olanaksızdır gibi bir anlam çıkmaz umarım; böyle bir şey saflık olur. Bugün dünyayı yönetenlere baktığımızda, kendine hayran gevezelerin çoğunlukta olduğu biliniyor ve ne yazık ki insanlığın her bir halkasını oluşturan halklar da, kendine hayran bu gevezelerin peşinden gitmekte zaman zaman da olsa, bir beis görmemektedirler. Üstelik geçmişte olduğu gibi bugün de bizi insanlığın aptallığından koruyacak ne bir doğa yasası var, ne de Tanrı gücü. Milli, dini ve kültürel gerilimler, insanların kibirli bir şekilde kendi millet, din ve kültürlerini daha üstün veya daha önemli addetmeleri savaş denilen yıkıma bir şekilde yol açabiliyor.

Çocukluğumda Ali baba ve Kırk Haramiler masalını okurken, “ açıl susam açıl” sözü ile mağaranın kayadan kapısının açılması elbette düşsel bir şeydi. Kayadan kapılar da dahil, bütün kapıların açılması fiziksel bir güç gerektiriyordu. Sanayi devriminin bir sonucu olarak hareketi algılayan sensörlerle otomatik olarak açılan kapının icadı, düş ile gerçeğin arasındaki mesafenin o kadar da uzak olmadığını göstermiştir bir bakıma. İnsansız hava araçları, yapay zeka, biyo -teknolojilerdeki gelişmeler baş döndürücü hızla sürüyor. Aslında günümüzün en büyük hayalcileri herhangi bir icadı olan, ya da inovasyon başarısı gösteren bilim insanlarıdır. Zaten insanlığın büyük anlatılarına baktığımızda, bütün büyük mitolojik anlatıların hayal ve gerçeği hep iç içe işlediği görülmektedir. 

Günümüzde insanın, kendi teknolojik dünyasının üreteni, parçası ve aynı zamanda kurbanı olarak geçirdiği değişim ile Dünya’nın teknolojik gelişmeler dolayısıyla maruz kaldığı değişimler açmazları büyütmektedir. Bu açmazların üstesinden gelmek, elbette kolay olmamakla birlikte küresel dünyanın dinamiklerini iyi tanıyıp değerlendirmekten geçer. Bunun yolu da sanırım, İnsanın doğayla uyum içinde barışçıl yaşamını hedefleyen, milli, dini, kültürel ayırımları çatışma konusu yapmayan bir “insanlık medeniyeti” amaçlayan örgütlenmelerle olur. 

Kapitalist kuşatma altındaki günümüz dünyasında bu mümkün mü dediğiniz duyar gibiyim.

Mümkün. Eğer “düş gücü evreni bir kentmiş gibi kucaklayacak yoğunlukta ve genişliktedir “  sözünün spor olsun diye söylenmediğine inanıyorsanız, eski Yunan dönemi tiranlarından tutun;  20. Yüzyıl faşist diktatörlerine, 21. Yüzyıl tipi oligarklarına kadar insanın hayal kurma özgürlüğüne set çekmeyi başaramadıklarını da bilmeniz gerek. Öyleyse, insanlar kendilerinden olmayanlara bir doz daha alçak gönüllü davrandıklarında, kendi milli, dini, kültürel, sınıfsal kimliklerini diğerlerinden üstün görmeden insanın özgürlüğünü merkeze aldıklarında, insanın insan eliyle yıkımı olan savaşın yandaş bulması zora girer. 

Savaşa hayır! 

11.03.2022 

[email protected]