Tarih, şehir ve insan - I

Tarih, şehir ve insan - I

İstanbul’a ilk kez 1983 yılında geldiğimde, inşaat alanında “beton aşkı” bu kadar yaygınlaşmamış ve şirazeden çıkmamıştı. Ne gökdelenler vardı, ne de yerin altından yüzlerce yolcu taşıyan Metro. O yıllarda hemen her semtte; Rum ve Ermeni vatandaşlara rastlayabiliyorduk. Mahallenin bakkalından, kasabından, manavından alışveriş yapan bir “madam”, bir zangoç veya en azından Boyacıköy semtinden anımsadığım kadarıyla bir turşucusu vardı. Atlı arabayla mahalle arasında sebze satan Arnavut seyyar manavlar, kahvehanelerin önünde sabahları iş için bekleyen Kürtçe konuşan hamallar veya burnundan zincirlenmiş ayı oynatan Çingenelere rastlamak, günlük hayatın olağan akışının sıradan parçalarıydı.

O zamanlar henüz tek köprümüz vardı İstanbul Boğazı’nda, Avrupa ile Asya’nın iki yakasını birleştiren. İlk kez otobüsle geçerken otobüsün penceresinden bakıp hayran olduğum Boğaz manzarası; hala, her geçişimde hayranlıkla beraber yüzlerce çağrışım üşüştürür bilincime. Sonraki günler, aylar ve yıllar İstanbul’u yaşamak, İstanbul’u tanı(yama)makla geçti dersem fazla abartmış sayılmam sanırım. 1983 yılında nüfusunun yaklaşık beş buçuk milyon olduğunu hatırladığım İstanbul; o zamandan beri hep büyümüş, genişlemiş, yükselen beton binaların egemenliğine boyun eğmiştir. Türkiye’nin kara üzerindeki ilk köprüsü olan Mecidiyeköy Viyadüğü’ ne yüzlerce yeni viyadük eklenmiş, tüneller, otobanlar, metro açılmış, Boğaz’a iki köprü daha yapılmış, nüfus üçe katlanmıştır.

Peki İstanbul şehirleşmenin neresindedir?

Bu soruya doğru yanıt verebilmek için az da olsa kentleşme ile ilgili tarihsel bilgilere ihtiyaç vardır. Okuduğum bir kaynağın aktardığına göre Aristoteles “ Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler ” diyormuş Politika adlı eserinde. Ne kadar haklı! Eski Yunanlıların  “polis” dedikleri şehir devletlerinde kent yaşamı sürdürdüklerini biliyoruz. En ünlülerinin Atina ve Sparta olduklarını, Atina’nın demokrasi, Sparta’ nın ise ağırlıklı olarak tiranlık ile yönetildiğini de biliyoruz. Tabii Ur, uruk, Lagaş gibi, Dicle ve Fırat kıyılarında kurulan Sümer şehir devletlerini de saymak lazım. Bildiğimiz kadarıyla bu kentler etrafı surlarla çevrilidir ve surlardan içeri belli sayıdaki kapılardan girilir. Şehirde tapınaklar, nekropol, hamamlar, tiyatro, gymnasium, pazar yeri gibi kırsal yerleşimlerde pek olmayan sosyal mekanlar bulunur.

Saydığımız bütün bu mekanların her biri belli işlevlere sahiptir. Antik Yunan şehirlerinde yukarıda saydığımız mekanlar, halkın birlikte sohbet ettiği, adak adadığı, alışveriş yaptığı, her türlü ayin, tören ve eğlencenin yapıldığı sosyalleşme mekanlarıdır. Bu mekanlar kenti kent yapan ve mekanlarla ilişkili olma biçimiyle de kent insanını tarif eden şekillendiren antik kurumlardı aynı zamanda. Bu kurumlar, bugüne değin evrimleşerek işlevlerini çeşitli şekillerde sürdürüp gelmişlerdir. Antik dönemin Atina’sı, erkeklerin çıplaklıklarını sergiledikleri ve çıplak vücutlarıyla adeta böbürlendikleri; kadınları ise daha çok evde dize kadar gelen, sokakta ayak bileklerine kadar inen kapalı tunikleri ile bilinir. Mısır’da ise bunun tam tersi olmuştur. Erkekler evde örgü örer ev işi yaparken, çarşıya pazara çıkanlar kadınlar olmuştur.

İstanbul’un yakın zamanlarını anlatırken, birdenbire antik Yunan’a, Sümerlere gittik. Bugünün şehirlerini anlamak için gitmemiz gerekti çünkü. Helenistik dönem, Roma İmparatorluğu dönemi, orta çağ kentleri, üretim araçlarının gelişmesi sonucu artan sanayileşme ile oluşan sanayi kentleri, giderek günümüzün metropollerine uzanan bir seyir izlemiştir.

Yukarıdaki paragraflar size sıkıcı gelmiş olabilir; amacım kentleşme tarihinin ıcığını cıcığını çıkararak ayrıntılı teknik bilgiler sunmak değil elbette. Böyle bir niyetim yok. Ama ister İstanbul olsun ister başka şehirler olsun; bundan sonra şehir ve şehirleşmeye dair yazacağım yazılara, adlarını anacağım şehirler ve şehirleşme kavramına en basitinden bir çerçeve olsun diyedir söylediklerim.

Demokrasinin temellerini attığı varsayılan devlet adamı Perikles’in (MÖ 495-429) Atinası’nda, erkekler ile kadınlar; insanlar ile hayvanlar arasındaki farklılıklar vücudun iç sıcaklığıyla açıklanırdı. Kadınların vücut ısısının erkeklere oranla daha düşük olduğu varsayılıyordu. O dönemde tıp otoritesi sayılan Galenos sağlığı, vücut ısısı ve sıvılarındaki denge olarak açıklamış. Bu görüşün, 1628 yılında İngiliz bilim insanı William Harvey’in kan dolaşımı hakkındaki keşiflerine kadar başat anlayış olarak sürdüğünü yazıyor kitaplar.

Roma dönemi kentleri ve Rönesans etkileriyle kentleri kuranlar, şehirlerle insan bedeni arasında hep bir bağ kurduklarını ve şehirleri kurarken insan bedenini örnek aldıklarını görüyoruz. Harvey ile birlikte kanın ısınmasına yol açan şeyin dolaşım olmasına inanılması, insan bedenine ait eski anlayışı da değiştirmiştir. Bu durum modern kapitalizmin doğuşu ile de örtüşmüş ve bireyci toplumsal dönüşüme yol açmıştır. Modern birey her şeyden önce hareketli bir insandır. Adam Smith Ulusların Zenginliği adlı eserinde serbest emek ve mal piyasasının beden içinde serbestçe dolaşan kana çok benzer biçimde işlediğini belirtir. Nasıl vücudun atar ve toplar damarları var ve dolaşımda kanın oksijen alarak temizlendiği varsayılıyorsa; şehirlerin de insan hareketliliğini sağlıklı bir şekilde sürdürecek atar ve toplar damarlara ihtiyaç duyduğunu ve temiz havaya gereksinimi olduğu öngörülmüştür. Ardından, orta çağ bahçeleri nefes alan şehir yaklaşımıyla yerini şehir parklarına bırakmıştır.

Kısaca bedeni oluşturan organlara göre şehrin organları oluşturulmuş, ihtiyaçlar da bunun üzerinden belirlenmeye çalışılmıştır. Bilim ve teknik ilerledikçe, yeni keşifler ve icatlar oldukça, şehirler de bu gelişmelerden etkilenmiştir.19. ve 20.yüzyılda elektrik ışığından yararlanma, binalardaki ısınma sistemlerinin gelişmesi, asansörün bulunması gibi teknikler giderek gökdelenlerin oluşmasına yol açmış, yeni bir kent formu oluşmuştur. New York’ta kırk bir katlı Ritz Tower, bütünüyle konutlardan oluşan ilk gökdelen olarak, Batı dünyasının 1925 yılında açılan bu tür en yüksek binası olmuştur. Yirminci yüzyıl boyunca gökdelenler, yeni inşaat teknolojileri ile yüzlerle ifade edilen kat yüksekliğine ulaşmış, on beş yıl süren Ritz Tower gibi binalar üç beş ayda yapılıp hizmete açılmıştır.

Şehir ve insan yazıları, farklı içerikler ve anekdotlarla önümüzdeki haftalar sürecektir.

[email protected]