İnsanın safı

İnsanın safı

Darwin’i tanımayan yoktur; evrim teorisini bilmeyen de. Ne zaman aklıma saf insana dair, bir olay ya da imge gelse, evrim teorisinden şüpheye düşerim. Hem de ne şüphe! Hemen hiç vakit kaybetmeden “evrim teorisi geçersizdir” başlıklı bir yazı yazarak Facebook’ta paylaşmayı, yapılacak eleştirel yorumlara eğlenceli ve ironik yanıtlar hazırlamayı düşünürüm; hatta vereceğim bazı spesifik yanıtların vurucu bilimsel gücünden (!) dolayı, daha o an bile zevkten dört köşe olmasam da keyfim halay çeker. Somut ve canlı örneğim de hazırdır; ben, yani kendim! Varlığım evrim teorisinin geçersizliğine en kestirme ve en somut örnek. Altmış yaşını geçtim; boyum uzadı, kısaldı, kilo aldım, verdim, saçlarım döküldü, ağardı ama saflığımı büyük bir sabır ve kararlılıkla korumaya devam ediyorum. Öyleyse evrim diye bir şey yok; bence bütün olan biten: Darwin Baba’nın söylediklerini, takipçi tilmizlerin, ayıp olmasın diye evrensel ve bilimsel gerçekler olarak yutturduğu uydurma masallardır.

Evrim teorisine göre doğal seçilim olduğundan, günümüzde “salak” kategorisinde sayılan “saf insan”ın zamanımıza kadar ulaşmayıp elenmesi gerekirdi değil mi? Sonuçta doğal seçilim otun, böceğin dahil, tüm canlıların en güçlü, en akıllı türünü ayakta bırakıyordu. O halde bugün kullandığımız anlamıyla “saf insan”ın da doğal seçilim yoluyla elenmesi gerekmez miydi?  Ama nerede! Sağda solda ben ve benim gibilere rastlayınca şaşıp kalıyorum. Doğal olarak da nerede bir yanlışlık var diye düşünmeden edemiyorum. Öyle ya; saf insan dediğin nedir ki? Söylenene inanır, arkasından bir şey aramaz; dolandırmayı bilmez ama genellikle söylenene inandığı için dolandırılır. Sözünü söylerken yan yollara sapmayı düşünmez; bilmediğini biliyormuş gibi göstermeye çabalamaz, ilişkilerini “kazanmak” üzerine oturtmaz. Aslında kestirmeden söylersek; günümüzün karman çorman insan ilişkileri içinde olduğu gibi görünüp-davranan, hesap peşinden koşmadan yaşamaya çalışanları rahatlıkla “saf insan” köyünün üyesi kabul edebiliriz.

Geçen gün bir tanıdığım “altmış yaşını geçtin hâlâ kitap okuyorsun, hâlâ hayatı kitaplardan mı öğreniyorsun? ” diyerek, halime acıyan bir bakışla “saflığımı” açıkça yüzüme vurmuştu. Ne diyeyim, demek ki o hayatın tamamını öğrenmişti, biliyordu her şeyi. Evet, o her şeyi biliyordu; hatta bırakın kitap okumayı, çok uzun yıllardan beri sinemaya, tiyatroya gitmediğini söyleyip adeta övünüyordu. Ama bir çay içimi süresinde, memleketin nasıl kurtulacağına dair formülün doğruluğunu, televizyon tartışmalarından ezberlediği açıkça belli olan üç cümle ile ısrarla ispata çalışıyordu. Ne diyeyim, zaten öğrenciliğimden beri formüllerle aram hiç iyi olmamıştır.

Bir iddia da şu: “Kendi çıkarlarını gözetip menfaat edinemeyenler, aslında beceremedikleri, ellerinden bu tür işler gelmediği için dürüst görünmeyi seçmek zorunda kalan saflardır.” Çoğunuz öyle veya böyle duymuşsunuzdur bu anlama gelecek değerlendirmeleri. Ama Ali’nin külahını Veli’ye giydirmeyi iş bilirlik; rüşvet alıp vermeyi iş bitiricilik; yalan söylemeyi iletişimin bir gereği; utanmamayı çağdaşlık saymak ne menem bir beceridir hâlâ anlamış değilim. Anlayamadığım için de saflar sınıfını atlayıp “işini bilenler” sınıfına bir türlü kayıt yapamadım. Öyleyse yazdıklarımdan hareketle saf insana  “aklı kıt” insan diyebilir miyiz? Değil elbette! Ama onu asıl ortamın akışına uymaktan alıkoyan zekâsının üstünlüğü değil; merhamet, utanmak, empati, ayıp, günah, yazık vb. kavramlarla ifade edebileceğimiz değerleri sahiplenmesidir. Üstelik bırakalım tek tek insanları;  yukarıda andığımız değerlerin benimsenip yaşanması, bir toplumun kendi varlığını sürdürebilmesinde, vazgeçilmez olguların başında geldiğini söylemek abartı sayılmaz sanırım.

Günümüzde biyoteknoloji ve iletişim teknolojilerinin egemen olduğu liberal kapitalist sistemler, her birimizi  “aktivite kalpazanı”  kişilikler haline getirirken; bir yandan da “konforlu tutsaklık” ilişkiler ağı içinde tutarak, gözetleyip denetlemeyi gayet rahatlıkla becerebilmektedir. O zaman diyebiliriz ki; her birimizle ilgili bilgilerin büyük veri bankalarında toplandığı, nerelere gidip ne yiyip içtiğimizin; neler okuyup kimlerle görüştüğümüzün kaydının tutulup ona göre yönlendirmelerin yapıldığı bir toplumsal ortamda, insan ne kadar saf kalabilir? Ekonomik, siyasal, kültürel ve inançsal çıkar guruplarının karmaşık ilişki ağı içinde şekillenen bir toplumda saf insan kendine bir yer açabilir mi? 

Mitolojik söylencelerin, masalların, destanların günümüz insanına söylemek istediği ne olabilir? Kadim kültürlerden günümüz toplumlarına kadar uzanan insana ait temel insani değerleri benimsemek eskimiş olabilir mi? Örneğin; artık bir beklenti ve çıkarımızın olmadığı eski bir dosta vefa göstermek o kişinin esiri olmak anlamına mı gelir; yoksa tam tersine daha fazla insan gibi davranmanın göstergesi midir? Saf insan genellikle mutludur; çünkü çevresine hilesiz bir sevgiyle bağlıdır. Sevginin olduğu yerde ise paylaşımcılık kendiliğinden hayat bulur. Paylaşımcıdır ama hoşgörü ve tolerans gibi modern zamanların ayrılıkçı duygular içeren, üsttenci uyduruk kavramlarına yakınlık duymaz. Yalanın olduğu yerde sevginin yeşermediğini bilir. Bilir ki ahlak, ancak yalan söylememenin üzerine temellenir. Aynı şekilde, dostluğun da, arkadaşlığın da serpilip boy verdiği toprak, doğrulukla beslendiği oranda mümkündür.

Yazıyı ilk paragrafta başladığım gibi mizahi, ironik bir dille baştan sona sürdürmeyi düşünüyordum ama sanırım beceremedim. Düşünüyorum da; altının, gümüşün, balın, sütün vs. hep en safını daha kıymetli buluruz değil mi? Şeker ya da reçel karıştırılmış bal mı daha değerlidir, kovandan alınan saf bal mı? Bolca bakır karıştırılmış altın mı daha kıymetlidir, saf altın mı? O halde insanın safı neden daha değerli sayılmaz?

İdama mahkum olduğunda karısı Ksantippi, “suçsuz yere seni idam edecekler” diye dert yandığında, “suçlu bulup idam etselerdi daha mı iyi olacaktı” diye yanıtlar Sokrates. Her türlü yozlaşmanın cirit attığı günümüz dünyasında saf olarak kalabilmeye çalışmak, belki de dayatılan bu yoz değerlere bir karşı çıkıştır.

Saf insanı, “ensesine vurulup ekmeği elinden alınan” “aklı kıt” bir kişilik olarak görme kurnazlığı ancak, “deniz suyu içip susuzluğunu gidermeye” çalışan, günümüzün tersyüz olmuş değer dünyasının girdabına kapılmış insanlara mahsustur. Asıl olan gerçek şudur ki:

Saf insanın safı bellidir; doğruluk, sevgi, paylaşım, adalet, özgürlük, eşitlik, vb…

Dünyanın neresine gidersek gidelim; hiçbir kültür ve toplumda bu değerlerin zaman aşımına uğradığı görülmemiştir.

 30.03.2022

[email protected]