Faiz, Döviz, Enflasyon…

Deneyimli bankacı ve akademisyen Orhan Ertürk'ün yeni yazısı...

Faiz, Döviz, Enflasyon…

Çok yaygın olarak kullanılan Dolar, Euro değer kazandı ifadesinin gerçekte karşılığı olmadığını biliyoruz. Döviz değil artan, TL’nin alım gücü gerçekte azalan…

Para birimi olağan koşullarda iki ülke arasındaki enflasyon farkı kadar değer kaybeder. Üstüne riskler (siyasi krizler, kronik ekonomik sorunlar ve diğer olumsuzluklar) sözkonusuysa değer kaybı daha da büyüyebilir. 

Riskler kurları, kur artışı enflasyonu, enflasyon artışı faizleri karşı konulmaz bir illiyet bağıyla yukarı iter. Çekici değil bir tür itici kuvvet uygulanır.

Kısaca faizler sebep değil sonuçtur. Bu nedenle de döngüyü kırmanın başlangıç noktası ne yazıkki faizlerle oynamak değildir. Keşke aksi olsa ne kolay olurdu çözümlere ulaşmak.

Bu bilgiler yıllara dayalı tecrübeler sonucunda kategorize edilmiş ve kabul görmüş temel akademik görüşlerin özetidir.

Son dönemde ekonomik başarı olarak adlandırılan ifadelerde dikkat çeken kavramlar arasında çokça; En yüksek büyüme oranı, en uzun kule, en fazla yatak kapasitesine sahip hastane, en büyük havaalanı, en geniş otoyol, en uzun köprü, kırılan ihracat rekorları paylaşımda sürekli.

Bunlar gerçekleşirken madalyonun diğer tarafında da; 

Çift haneli enflasyon, yüksek faiz, değersiz para birimi, enerjide yüksek vergi oranı, artan borçluluk, mal ve hizmetlerde fiyat artışı, sürekli büyüyen işsizlik, aradaki farkın sürekli açıldığı gelir dağılımı, azalan alım gücü gündemimizde ne yazıkki…

Madalyonun her iki tarafında görüntü bu ise en önemli soru; 

Bu gerçekten başarı mı ve sürdürülebilir bir durum mudur?

Sürdürülemez ise en hızlı çözülmesi gereken sorun, bu tablonun sorun olmadığının kabulü olsa gerek.

Türkiye bugüne kadar hep cari açıkla büyüdü.Türkiye’nin ithalatı içinde;

Yatırım malı oranı                        %13

Ara malı ve hammadde oranı    %76

Tüketim malı oranı                      %11 civarında.

Yani ithalat yapmadan ne üretim nede ihracat mümkün değil. Cari açık dış borçların artmasına sebep oluyor. Yani maliyet enflasyonunun ana faktörlerinden biri kurların seviyesi.

Öte yandan tasarruf yoksulu bir ülke olmamıza rağmen mevduatların %50’den fazlasının dövize ait olduğu, bireylerin çoğunun satın alma gücünü koruma motivasyonunda TL’yi tercih etmedikleride ne yazıkki bir olgu.

Buna karşın eko-politik tercihlerle beslenerek uygulamada vücut bulan kararların hayatımızı nasıl etkilediğini de uzun süredir tecrübe ediyor ve iliklerimize kadar hissediyoruz. Bu kararlara dayanak teşkil eden görüşlere ilişkin bir kaç örneği hatırlarsak…

Biz bize yeteriz,

Önemli olan borçların sürdürülebilir olması,

Yollarımız, Metromuz, Havaalanımız, Hastanelerimiz kıskanılacak düzeyde (Yatırımlarda verimlilik, doluluk oranı, kapasite kullanımı öncelikler arasında mı?)

İhracat artışını sağlayan kur seviyesi çok da rahatsız edici değildir,

Brüt MB rezervi yeterlidir. Rezerv sorunumuz yok,

Faiz enflasyonun sebebidir. Faiz düşerse enflasyon düşer,

İnşaata dayalı da olsa büyüme ekonomik başarı hikayesidir,

“İtibar anlayışı” tartışmaya kapalıdır,

Fakirleşmiyoruz, her geçen gün daha da zenginleşiyoruz.

Bu anlayışa uygun atılan adımlar sadece sorunları büyütmekle kalmıyor, çözümü hem zorlaştırıyor hemde uzaklaştırıyor. 

Ekonomist değilim ancak bence temel ekonomi / finans kitaplarına yeni sayfalar eklenmeli.     

“Vaka Analizleri / Yapılmayacaklar” başlığı ile…

Umudum sorunların en kısa sürede fark edilip bugünleri aramak zorunda kalmadan beşeri ve maddi bütün kaynaklarımızın çözüm yollarına kanalize edilmesi.

  • Riskleri tanımlasak, küçültmeye ve bitirmeye odaklansak!
  • Stratejik çıkış yolumuzun turizm ve tarım’dan geçtiğini hatırlasak!
  • Tüketim yerine katma değer yaratan üretim ekonomisi için çalışsak!

Ulu Önderin “ Ekonomik bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık sözkonusu olamaz.” sözünü unutmasak !

[email protected]

https://twitter.com/erturkorhan