Ekonominin yeni motoru sivil toplum kurumları

Ekonominin yeni motoru sivil toplum kurumları

TÜSİAD Türkiye’nin en önemli sivil toplum kurumlarından biri. Benim de üyesi olduğum bu kurum, yakın zaman da çok önemli bir rapora imza attı. ‘’Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa: İnsan, Bilim, Kurumlar. ‘’ adını taşıyan bu rapor, Türkiye’nin geleceğinin inşasına ilişkin öneriler sunan, sağlam bir yol haritası niteliğinde. Bu rapor, ülkemizin geleceğine sadece kuru rakamlara dayalı ekonomik tespitlerle bakmamış. Aksine, tarihsel, sosyolojik ve kültürel bir perspektiften de hareket edilerek, çok bütüncül bir metin ortaya çıkarılmış. Emeği geçenleri ayakta alkışlıyorum.   

‘Refahın En Önemli Belirleyicisi Maddi Olmayan Kaynaklar’

Raporun özeti kısaca şöyle: ‘’Günümüzde refahın en önemli belirleyicisi maddi olmayan kaynaklar. Gelişmiş ülkelerde refah insana, insanın geliştirdiği teknolojiye ve kurumlara dayanıyor. Peki ülkemiz, mevcut birikimleriyle hangi yoldan gitmeli? Türkiye için kalkınmış ülke olmaya giden yolda üç temel unsur var: Birincisi: insani gelişme ve yetkinleşme. İkincisi: teknoloji ve inovasyon. Üçüncüsü: ekonomik-toplumsal kurumlar ve kurallar. Eğer öncelik maddi olmayan bu üç alana verilirse, fiziki yatırımlar da daha verimli bir şekilde gerçekleştirilebilir.’’

Tam bu noktada yukarıdaki özette yer alan ‘’kurumlar’’ sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim çünkü bu yazının esas konusu bu olacak.

Şimdi devam edelim. 

Halkın, STK’lar yoluyla Sosyal ve Siyasi Katılımcılığı

TÜSİAD raporunun topluma duyurulduğu toplantıya, Amerika’nın en önde gelen ekonomistlerinden saygın bir isim de katıldı; Sayın Daron Acemoğlu. Boston kentinde yer alan MIT (Massachusetts Institute of Technology) Üniversitesi öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun konuşması, ezber bozan ve son derece farklı yaklaşımlarla, politik, ekonomik ve toplumsal gelişmeleri analiz eden çok özel hatta felsefi yönü güçlü bir konuşmaydı.

Acemoğlu’nun konuşmasına bu makalede özellikle yer vermek istiyorum. Çünkü orada da ‘’kurumlar’’ sözcüğünü duyacaksınız. Çünkü sözü edilen kurumlar arasında esas  anlamda Sivil Toplum kurumları da yer alıyor ve bu kurumların, halkın sosyal ve siyasi  katılımcılığını sağlaması için ne derece önemli olduğuna vurgu yapıyor ünlü ekonomist.  

Dostluk Grubu iş insanları kurucusu olarak, sivil toplum kurumlarının varlığını son derece önemseyen biriyim ve Sayın Acemoğlu’nun konuşmasında STK ile ilgili bölümleri dikkatle not aldım.

Daron hocamıza göre geleceği inşa etmek, geleceğin kurumlarını inşa etmekten geçiyor. Nitekim ‘’Dar Koridor: Devletler, Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği’’ adlı kitabın yazarı, konuşmasını, daha iyi kurumları nasıl yaratabiliriz sorusuna cevap arayarak ilerletti. 

Daha İyi Kurumları Nasıl yaratabiliriz?

Sayın Acemoğlu konuşmasında; kurumların gelişmesi, iyileşmesi ve daha iyi bir hale gelmeleri için adil olmaları gerektiğini söylüyor. Adalet kavramını bir tek yargı kurumlarıyla anlamamak gerektiğini belirtiyor ve şöyle sürdürüyor konuşmasını: ‘’Anlaşmazlıkların adil biçimde çözümü çok önemli ama adaletin sağlanabilmesi için toplumun sosyal ve siyasi katılımı da çok önemli. Adaletin önce ne demek olduğuna Philip Pettit'in tanımıyla başlamak istiyorum. Pettit'e göre tahakküm, başkasının merhametiyle yaşamak ve başkasının ona keyfi olarak dayatmada bulunabileceği kırılgan bir konumda yaşamak zorunda kalmak ve sürekli diğerinin ruh halini anlamak için tetikte olmaktır. Demek tahakküm, elinde sosyal bir güç olmadan, başkasına bağımlı olarak yaşamak demek. Siyasi ve ekonomik olarak eşitsiz bir ülkede yaşayanlar da tahakküm altındalar. Bu nedenle adaleti tahakkümü ortadan kaldırmadan yaratmak mümkün değil.  Peki tahakkümü nasıl ortadan kaldırabiliriz, nasıl daha adil bir toplum kurabiliriz?  Kuvvetli bir lider ya da güçlü bir devletle mi? Anayasayla mı? Ekonomik büyümeyle mi?  Bunların hepsi yüzlerce yıldır konuyla ilgili kitaplarda aktarılan fikirler ama James Robinson ve ben, 5000 yıllık tarihi daha iyi anlamak için daha değişik bir teori geliştirmeye çalıştık. Şuna bakmak lazım; toplumun gücü-devletin gücü. Kuvvetli devletlerin çıkmadığı, özellikle tarım öncesi çağ’lara bakarsanız ya da tarımın az geliştiği dönemlere baktığımızda, ufak ölçekli toplumlar göreceksiniz. Bunlarda devlet kurumları neredeyse yoktur, namevcut devlet diyoruz. Devlet kurumları zayıf olduğu için değişik dinamiklere sahipler. Burada eşitlik önemli de olsa tahakkümü ortadan kaldıran kurumlar yok. Osmanlı'dan Çin'e ve dönemin Orta Avrupa Avrupa'sına baktığımızda ise despotik devletleri görüyorsunuz. Burada güç devletin elinde. Sivil toplumun ve toplumun politikaya katılımı çok düşük. Burada devletin giderek güçlenmesi ve tüm toplumun gücünü kaybetmesi şeklinde gelişen bir dinamik var. Bu nedenle devletin ve elitlerin gücüne limit getirmeden bizim koridor diye adlandırdığımız alanda adaleti sağlamak mümkün değil. Sadece bu değil, şirketlerin gücünün de denetlenmesi gerekiyor şirketler ve toplum arasında dengenin sağlanması gerekiyor. Örneğin bugün Amerika’daki siyasi sorunların esas kaynağı bu; büyük maddi güce erişmiş şirketlerin yönlendirici gücünün aşırı derecede artmış olması.’’ 

Sayın Daron Acemoğlu’na Göre Toplumdaki Güçler Dengesi Nasıl Sağlanıyor?

Toplumdaki kurumlardan birinin bir diğer kuruma karşı çok güçlü olması ve aşırı domine edici bir unsur haline gelmesi dengeyi bozuyor. Aynı şekilde toplumun da devlete karşı çok güçlenip devleti çalışmaz hale getirmesi dengeyi bozuyor. Dolayısıyla kuvvetler arası denge çok önemli. Daha iyi bir toplum için sivil toplum kurumları şart çünkü toplumun katılımcı olmasını sağlıyor. Devletin kapasitesinin arttırılması, toplumun ihtiyaçlarına daha hızlı cevap verebilmesi, iyi işleyen bir devlet için sivil toplum kurumlarının öneminin çok büyük olduğunu vurguluyor Acemoğlu. 

Acemoğlu’nun konuşmasında ki perspektif, TÜSİAD’ın uzman akademisyenleri bir araya getirip, böyle bir raporu hazırlayarak, kapsamlı bir vizyon ortaya koyduğunu ve yol göstericilik yaparak devlete yardımcı olduğunu görüyoruz.

Amerika ve Almanya’yı Önemli Kılan Faktör

Sivil toplum kurumları, toplumun kendini yenilemesi, devletin kendini geliştirmesi, mevcut sorunlara yeni çözümler getirilmesi ve hayat kalitesinin ekonomik, sosyal ve çevresel anlamda daha fazla artması için çok önemli. 

Günümüzde bu ülkelerde sivil toplum kurumları önemli bir dinamizm sağlıyor. Temiz içme suyu standartlarının oluşturulmasından medeni haklara, iş yerindeki ayrımcılıktan kanser araştırmalarına, gıda güvenliğinden çocuk işçi çalıştırılmasına kadar birbirinden çok farklı sayısız alanda, sivil toplum kurumlarının öncülük ettiğini görüyoruz. Bu kurumların her biri belli bir meseleye odaklanıyor, o konuda fikir geliştiriyor, problemin tanımını yapıyor ve çözüm geliştirerek, o çözümü, toplumun farklı kesimleriyle buluşturmaya ve bir bilinç oluşturmaya çalışıyor. Bir müddet sonra bu dinamizm politikacıları da içine alıyor ve pek çok yasal düzenleme ya da regülasyon bu şekilde oluşturuluyor.  

Anlaşılacağı gibi Amerika ve Almanya gibi gelişmiş Batı demokrasilerinde Sivil Toplum Kurumları toplumu mobilize ediyor. Çünkü hareket kabiliyetleri yüksek. Ayrıca önemli bir istihdam sağlıyorlar. Yerleşik bir kadroları var ama idealist bir gönüllü grubuyla da çalışıyorlar. Kar amacı gütmedikleri için de kazanca değil, belirlenen toplumsal hedefe odaklanıyorlar.

Sivil Toplum Kurumları Devletin Yükünü Hafifletiyor

Bu kurumlar, toplumsal yapı içinde önemli bir rahatlamaya da neden oluyor. Sağlık, eğitim, yoksulluk, insan hakları ya da sanat konularındaki kronik sorunlara çözüm arıyor, pek çok insanın hayatını kolaylaştırıyorlar. New York gibi bazı eyalet devletleri, alanında iyi iş çıkartan sivil toplum örgütlerine maddi destekte bulunarak, pek çok konuyu onlara ihale edebiliyor. STK’ların devletten daha iyi iş çıkarttıklarını düşünüyorlar. 

Tek Bir Ülkede 1.5 Milyon STK 

Amerikan toplumundaki bu katılımcılık ülke ekonomisi için de önemli bir dinamik.  Verilere göre; 2016 yılında Amerikan Vergi Dairesine kayıtlı 1.5 milyon kar amacı gütmeyen Sivil Toplum Kurumu mevcut. 

Bu kurumların 2016 yılında Amerikan ekonomise katkısı 1.047.2 trilyon dolar oldu.  Bu da ülke GDP’sinin 5.6’sına tekabül ediyor.  

2017 yılında Amerika’da ki yetişkin nüfusun yüzde 25.1’i gönüllü olarak Sivil Toplum Kurumlarında çalıştı. nccs.urban.org sitesine göre bu gönüllülerin harcadıkları zaman 8.8 milyar saat. Bunun maddi karşılığı ise $195 milyar dolar.

Amerika’da STK’lar 12 Milyon Kişiyi İstihdam Ediyor

Bu kurumlar 12 milyon Amerikalıyı istihdam ediyor. Özel sektördeki istihdamın yüzde 10’unu karşılıyorlar. 

Tabi Sivil Toplum kurumlarına inanılmaz rakamlarda bağışlar akıyor. Bu bağışlar şirketlerden, varlıklı bireylerden ve çoğu zaman da ortalama ve düşük gelire sahip vatandaşlardan geliyor. Örneğin 2020 yılında Amerikalılar sadece covid ve etnik adalet alanında faaliyet gösteren sivil toplum kurumlarına 471 milyar dolar bağış yaptı.

Dolayısıyla sivil toplum kurumlarına bağış yapma konusundaki bu kültür bu kurumların güçlenmesine ve daha iyi işler çıkarmalarına neden oluyor.  

Sivil Toplum ve Toplumsal Dönüşüm

Bugün özellikle grassroots diye tabir edilen, yani tabandan, ülke çapındaki geniş bir katılımcı kitlesiyle hareket eden sivil toplum kurumları, Amerika’daki toplumsal, ekonomik ve siyasi dönüşümün önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Örneğin ‘Küresel Isınma’ya karşı önemli bir adım olarak ortaya çıkan ve çok kısa zamanda büyük bir akıma dönüşen ve Biden hükümetini de etkileyen The Green New Deal (Yeni Yeşil Mutabakat) yasasının temelini atan ‘’Sunrise Movement’’ adlı bir sivil toplum kurumudur. Fosil enerjiye karşı çıkan, sürdürülebilir temiz enerji kaynaklarının kullanımını savunan bu grup, aynı zamanda yeni bir ekonomik ve toplumsal vizyon da sunuyor. Adil gelir dağılımına, sosyal adalete ve daha insani bir yaşama dair talepleri var. 

Bu hareket toplumun tüm kesimlerinin temiz enerjiye bakışını önemli ölçüde etkiledi. Yakın zamanda aralarında Rockefeller ve The Ford Foundation’ın da bulunduğu 9 büyük grup, dünya çapında ormanların geliştirilmesi ve korunması için $459 milyon dolarlık bir bağışta bulundular. 

Sivil Toplum Kurumları ve Bilim

Sivil toplum kurumları, bilimsel çalışmaların ilerlemesinde de aktif rol oynuyor. Örneğin tıbbın belli alanlarında uzmanlaşan kurumlar, topladıkları bağışlarla bilimsel araştırmaları fonlayarak bu araştırmaların ilerlemesini sağlıyorlar. Örneğin DDF  büyük ilaç şirketlerinden aldığı 350 milyon dolarlık bağışla Alzheimer tedavisini geliştirmek için  çalışan kurumlara destek oluyor. Buna benzer pek çok kurum var. Diabetes Research Foundation (JDRF) and the Multiple Myeloma Research Foundation (MMRF), Muscular Dystrophy Association (MDA) ve The Pancreatic Cancer Action Network (PanCAN) da yine farklı hastalıklar konusundaki araştırmaları destekliyorlar.

Sonuç olarak; güçlü ve iyi işleyen bir devlet için, çözüm geliştirilmesi konusunda ülkeye hız kazandırmak, hak ve özgürlükleri garanti altına alınmış yurttaşlardan oluşan güçlü ve adil bir toplum için, gelir adaleti için, hayat standartlarını insan onuruna yakışır bir seviyeye taşımak için, iyi işleyen sivil toplum kuruluşlarına sahip olmak çok önemli.