Dünyanın ortası Türkiye

Dostluk Grubu kurucularından, WILCO Group CEO'su TÜSİAD üyesi Mehmet Avcı, yönetim ve ofis hayatı ile ilgili yazılarıyla ekonomimanset.com'da...

Dünyanın ortası Türkiye

Hunlar döneminde, Türk kağanları, otağlarının kapılarını Doğu’ya yani güneşin doğduğu yöne açarlardı. Gün ağarmaya başlayınca, dışarıya adımlarını atar, kuru bozkırdan esip gelen rüzgara karşı gözlerini kısarak, güneşe bakar, hatta ona karşı ibadet ederlerdi. Çünkü güneş onlar için koruyucu ve ebedi bir varlıktı. Günü başlatan, toprağı ısıtan, canlılara hayat veren ve ışığını Tanrı’dan alan bir güç. Bu anlamda kutsi bir anlam ifade ediyordu.

Modern dünyada güneşin doğduğu yer kadar güneşin battığı yer de çok önemli. Biliyoruz ki bizim ufkumuzda batan güneş, başka coğraflarda başka toplumların ufkunda yeniden doğuyor. Çünkü dünyanın artık kendi yaşadığımız coğrafyadan daha büyük, bütüncül ve çok boyutlu bir alan olduğunun bilincindeyiz.

Nitekim tarihsel süreç, modern-jeopolitik bilince sahip insan için Doğu ve Batı’yı, yön ifade eden basit sözcükler olarak değil, aksine son derece güçlü, ideolojik anlamlara sahip kavramlar haline getirdi. Tabi birbirinden çok farklı bir Doğu ve Batı tarifi gelişti. Hatta toplumlara bu anlamda bir seçim yapmaları gerektiğini önerenler de oluyor. Ancak post-dijital dünya, tek bir ülkeye, tek bir coğrafyaya ya da tek bir ideolojik bloga tümüyle bağlı, diğerlerine tümüyle kapalı monogamik türde uluslararası ilişkileri değil, poligamik ilişkiler kurmayı gerektiriyor artık. Bu anlamda devletler, evrensel hukuk ve demokrasi ilkelerini esas aldıkları sürece, stratejik olarak aynı anda Doğu’da Batı’da yer alabilirler.  

Günümüzün çok kutuplu dünyasında Doğu’dan yükselen çok büyük bir ekonomik güç var; Çin. Batı’da ise Avrupa ve Amerika’dan oluşan ayrı bir ekonomik güç duruyor. Ve bir de yukarıya, kuzeye bakmak gerekiyor. Orada da Rusya yer alıyor. Her bir kutup arasında ekonomik ve siyasi bir rekabet var. Bir de bölgesel güçler ve onlar arasındaki ittifaklar, çatışmalar ve rekabet var tabi ki. 

Böyle bir jeopolitik harita içinde, her ekomomik gücün dünyaya vermeye çalıştığı siyasi bir renk, kültürel bir ton var. Böylece her bir blog, dünyayı kendi çizgilerinde dönüştürmeye çalışıyor. Ancak belli maksatlarla hareket eden bütün bu yönlendirici aktörlerin yanı sıra, dünyanın bir de kendi doğal değişim dinamikleri var. Hatta bu doğal dinamikler, bazen tüm bu kurgusal hesapların önüne geçiyor ve kendi oyununu kurabiliyor.

ÇATIŞARAK DEĞİL İŞ BİRLİĞİ YAPARAK REKABET

Küresel Isınma’nın yol açtığı doğal felaketler ve Covid gibi sorunlar işte bu türden doğal dinamikler. Eşitsizliğin korkunç boyutlarda olduğu dünyada, bu sorunlar nedeniyle ülkeler bir bakıma eşitlendi. Dolayısıyla bu eşitlenme onları, kalıpların dışında çıkmaya ve o kalıpların dışında düşünmeye zorladı. Brezilya’da covid devam ettikçe, Amerika’nın aşı ve tedaviye erişim imkanları açısından kendini covid sorunundan tümüyle soyutlayabilmesi ve güvende hissetmesi mümkün değil. Yine Avrupa Birliği ülkeleri karbon salınımını önleyici tedbirler alabilirler, ancak Afrika ülkeleri bu tedbirleri almıyorsa, AB’nin tek başına hareket etmesi, iklim değişikliği kaynaklı felaketleri engelleyemeyecek.

Bütün bu ortak tecrübelerin ardından, Dünyanın son bir kaç yılda kendine çıkardığı çok önemli bir ders var, o da şu: sürdürülebilir bir dünya için devletler, birlikte hareket etmeli. Ülkelerin gerçek bir dönüşüm yarabilmeleri için birbirlerine ihtiyaçları var. Ekonomik ve siyasi rakabeti kavga ederek değil, işbirliği yaparak devam ettirmeleri gerekiyor. Kulağa 1900’lerin enternasyonalizm kavramını çağrıştıran bir gelişme bu. 

YOKSULLUK PEK ÇOK SORUNUN KAYNAĞI ZENGİNLİK İSE PEK ÇOK SORUNUN ÇÖZÜMÜ

Global Isınma, bölgesel çatışmalar, terörizm, fiziki ve mental sağlık sorunları ve ekonomik zorlukların ağır gölgesi dünyanın üzerindeyken, toplumlar, daha konforlu bir yaşam için kendi devletlerden daha fazla zenginlik talebinde bulunuyorlar. Bireylerin, insan onuruna yakışan bir hayat talep etmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Bunu elbette anlamalı ve bu konuda neler yapılabileceği üzerinde düşünmeliyiz.

Yoksulluğun pek çok sorunun kaynağı ve zenginliğin de pek çok sorunun çözümü olduğunun hepimiz farkındayız. O halde dünyanın ekonomik anlamda daha doğru yapılandırılması ve yaşadığımız iç ve dış çalkantıların çözülmesi için zenginlik şart.Tabi eşit gelir dağılımına dayalı bir zenginleşmeden söz ediyorum ben.

Peki bu durumda Türkiye kendi ekonomik imkanlarını ya da seviyesini nasıl ilerletip bunu stabil hale getirecek? Kültürel olarak kendini nasıl konumlandıracak? Dünya ülkeleri içinde nasıl bir rol oynayacak? Hangi konularda öncülük yapacak? Kimlere neden ilham verecek? Şu içinde bulunduğunuz makalenin gücü elbette bu soruların yanıtını vermeye yetmez. Ancak Hacı Bektaş Veli’nin ‘Ara Bul’ sözündeki gibi bu soruların cevabını kollektif olarak arayıp, bulmaya ve düşünmeye çalışmanın da hiç bir zararı yok.

TÜRKİYE’NİN ADAPTASYON KABİLİYETİ

Konumlandırma bakımından Türkiye’nin iki önemli kabiliyetini bilmekte yarar var: Birincisi, Doğu ve Batı medeniyetleri arasında kültürel ve ekonomik bir köprü olması yani jeopolitik gücü. İkincisi ise adaptasyon gücü. Bu iki rasyonel faktörü, doğru hayallere dayalı planlar ve iyi uygulanan projeler üzerine oturttuğunuz vakit, Türkiye’nin, Doğu’yu Batı’ya bağlayan ticari ve kültürel bir hub olmaması için hiç bir sebep kalmayacak. Uluslarası finansı, ticareti, kalifiye insan kapitalini, sanatçıyı çeken ve creative girişimlere elverişli bir Türkiye, itibar olarak dünyanın tam ortasına yerleşecektir.

Bu anlamda dünyada, şehir bazlı olarak öne çıkan global hubların kriterlerinin ne olduğuna bakmak bizim için yol gösterici olacaktır. Örneğin Lonra merkezli Z/Yen Group, düzenli olarak Global Finans Merkezleri İndeksi’ni yayımlıyor (Global Financial Centers Index-GFCI). Bu İndekste, genellikle New York ve Londra gibi iki şehir en tepede yer alıyor. 24 Eylül 2021’de 30.’su yayımlanan İndeksin yeni versiyonunda, Londra’yı Singapur, San Fransisko, Şangay, Los Angeles, Pekin,Tokyo, Paris ve Şikago takip ediyor.

GLOBAL FİNANSAL MERKEZLERİ LİSTESİNDE İSTANBUL 61. SIRADA

Bu listede ne yazık ki İstanbul 61. sırada yer alıyor.

İndeksteki 126 finansal merkez tizlikli inceleniyor. 100’ün üzerinde faktöre bakılıyor ve bu faktörlerle ilgili veriler Dünya Bankası, Economist İntelligence Unit ve Birleşmiş Milletler gibi güvenilir kurumlardan sağlanıyor. Ayrıca Global şirketlerin üst düzey yöneticileriyle yapılan anketler var. Hatta bazılarıyla yüzyüze görüşmeler yapılarak bilgi alınıyor. Liste hazırlanırken, finansal ve ekonomik göstergeler çok büyük bir önem taşıyor ama bunun dışında sosyal, kültürel ve politik faktörlerin de derecelendirme yapılırken çok büyük bir önemi olduğunu görüyoruz. Örneğin o kentin yabancılara ve yabancı kültüre ne kadar açık olduğu, kültürel ve sanatsal aktivitelerinin zenginliği ve eğlence hayatındaki çeşitliliğe kadar çok farklı unsurlara bakılıyor.  

SİNGAPUR YETENEK HAVUZU

2021 İndeksine çerçevesinde hazırlanan raporda, Singapur’un bir yetenek havuzu olarak görülmesi dikkat çekici. Bunun sebebi olarak da dünya klasmanındaki beş üniversitenin ülke vatandaşlarına ücretsiz eğitim vermesi görülüyor. Ayrıca öğrencilere verilen burslar da başka bir etken. Bir başka faktör maaşlar ve ücretli tatil koşulları

İndex hazırlanırken o şehrin ve ülkenin genel olarak iş yapmak için nasıl bir ortam olduğuna bakılıyor. Politik ortam nasıl? Bu anlamda bir istikrar var mı? Hukuksal yapı nasıl ve evrensel standartlarda işletiliyor mu? Kurumların yapısını ve hareketlerini düzenleyen kurallar yeterli mi ve uygulanıyor mu? Makroekonomik durum nasıl? Vergilendirme nasıl işliyor? Rekabet konusunda avantaj ve dezavantajlar neler?

ŞEHİRLERİN İTİBAR KARNESİ

İkinci ana başlık ise İnsan Kaynağı. Yeterli sayıda yetişmiş kalifiye işgücü var mı? İnsan eğitimi ne durumda? Bireyler için genel hayat kalitesinin düzeyi nedir? Çalışma hayatı nasıl? Ücretler nasıl? Çalışanların hakları konusundaki durum nasıl?

Bir diğer temel kategori ise altyapı. Ulaşım ve iletişim altyapısı ne durumda ve bu alanda sürdürülebilir ilerleme söz konusu mu. Başka bir temel kategoride ise sadece finansal göstergelere bakılıyor. Son olarak şehirlerin itibarına bakılıyor. Bir marka olarak dışarıdan nasıl görünüyor? Nasıl bir karnesi var? İnovasyon ortamı nasıl? Kültürel çeşitliliğe sahip mi? Yabancılara açık mı? Diğer şehirlerden üstünlük sağlayabileceği rekabet avantajları neler?

Dolayısıyla bütün bu kategorilerde en iyi olan şehirler ve ülkeler, dünyadaki finansın çekim merkezi oluyor. Yatırımcılar bu şehirlere yöneliyor. Oralarda kendilerini rahat, güvende ve verimli hissediyorlar. Dolayısıyla bu da o şehirlerin daha fazla zenginleşmesine neden oluyor. Şehirlerin zenginleşmesi demek  bulundukları ülkenin zenginleşmesi demek. 

Global Finans Merkezleri İndeksi’ne baktığınızda yükselmenin yöntemlerinin sır olmadığını görüyorsunuz. Bu yöntemleri gerektiği gibi uygulayan ülkeler ve şehirler kazanıyor, zenginleşiyor ve öne geçiyor. Bizim binlerce yıllık tarihi boyunca pek çok medeniyete başkentlik yapmış olan

İstanbul gibi bir şehrimiz var. Dünyada iki kıtayı birbirine bağlayan tek şehir. Eğer İstanbul ve genel olarak Türkiye, dünyada medeniyetlerini ticari, kültürel ve siyasi olarak birbirlerine bağlayabilirse, dünyanın tam ortasında yer alan parlak bir yıldız olacaktır.