Değişim, kimlik, yaşam ve anlam

Değişim, kimlik, yaşam ve anlam

Değişmemek bir meziyet midir? Hele de övünmek! Hangi görüş, düşünce, inanç ya da bakış açısı adına olursa olsun, bunu iddia etmenin somut ya da gerçekçi bir yanı var mıdır? Eğer siz de Nasreddin Hoca fıkrasında olduğu gibi on yıl önce de, on yıl sonra da “kırk yaşındayım” yanıtını verip, “erkek olan sözünden dönmez” diyorsanız, onu ayrı değerlendirelim; ya şaka yapıyorsunuzdur ya da umarsız bir hastalığa yakalanmışsınızdır. Şakaysa zaten sorun yok, değilse Allah kurtarsın!

“Panta rhei” (Her şey akar) Eski Yunan’dan günümüze ulaşan ve Herakleitos ile özdeşleşen bir sözdür; hani şu “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz “ diyen filozof. Değişim deyince aklıma gelen en eski sözdür bu. Değişime ilişkin yüzlerce bilimsel alıntı yapabilir; ünlü filozoflardan, yazarlardan, bilim insanlarından bolca alıntı aktarabilirim. Ancak amacım, sıkı bir bilimsel makale yazmak değil; muradım, kendi patikamda yürürken, gördüklerimi, okuduklarımı ve düşündüklerimi becerebildiğim ölçüde anlatmayı denemektir.

Etrafımızdaki her şey değişip dönüşürken, biz insanlar da yerimizde durmuyor; fiziksel, sosyal ve kültürel olarak değişiyoruz elbette. Doğayla, kültürle beraber; değişen, dönüşen, harman olan bir döngünün içinde, hem değiştiriyor hem de değişiyoruz daha doğrusu. Zaten, başka kültür ve inançtan insanları tanımak, onlarla etkileşim ve ilişki içine girmek değişmeden mümkün olabilir mi? Bütün kültürler için geçerlidir bu durum; değilse, değişimden bahsetmek olası değildir. Doğaldır ki söz konusu değişim; eğer tekil bir kişi üzerinden gidersek, zamanla, farklı mekânlarda meydana gelen etkileşimler sonucunda, süreç içinde gerçekleşebilirler. Belli bir yaşa gelmiş her insan, kendi hayatı üzerinden bu durumu rahatlıkla görebilir.

Aslında değişim, gelişmenin de olmazsa olmazı olduğu halde, değiştiğimizi söylemekten çekiniriz. Sanki değişim çok kötü bir şeymiş gibi. Örneğin toplumlar değişmeseydi, bugün ki anlamda demokratik toplumdan bahsedebilir miydik? Köleciliğin yaygın olarak yaşandığı dönemlerde toplumun anladığı hak, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlar, bugün aynı anlamda mı kullanılıyor? Tabii ki hayır, dilin ve düşünmenin temel öğeleri olan kavramlar da değişimden nasibini alıyor elbette. Platon, daha gençken en iyi yöneticinin “filozof kral” olduğunu söyler, ama sonradan yazdığı “Yasalar” adlı eserinde, filozof kral yerine, krala danışman olsalar da olabilir demektedir. Öyleyse, bir eylemde bulunmak için, kendi irademizle verdiğimiz sözü tutmak elbette olması gereken etik bir tutumdur. Ama evrensel etik kurallar çerçevesinde fikrinin değiştiğini söylemek, sözünden dönmek olarak yorumlanmamalıdır.

Osmanlı’dan beri içinde bulunduğumuz coğrafya yoğun nüfus hareketlerine tanık olmuştur. Savaşlar, tehcirler, mübadeleler ve tarımda makineleşme sonucu yoğun göçler yaşanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde yirmi olan kent nüfusu, şimdi tersine bir değişimle yüzde seksenlere ulaşmıştır. Doğu ve Güneydoğu illerinden, Karadeniz yöresinden, Orta Anadolu köylerinden veya Balkanlardan göç edenler kent yaşamında birbirlerinin kültürleriyle karşılaşmak durumunda kalmışlar, sosyolojik anlamda kaçınılmaz olarak kimliksel gruplaşmalar, kültürel çatışmalar yaşanmıştır. Kentin sosyal ve toplumsal ortamı içinde ortak kamusal alanlar, zeminler yaratılmıştır. Bu anlamda oluşan her yoğun göçün ardından, kimliklerde de değişimler yaşanmıştır.  

Öyleyse kent yaşamında çeşitli sosyal, inançsal, etnik kimliklerin etkilenerek değişime uğraması kaçınılmazdır. Türklük, Kürtlük, Çerkezlik veya Alevilik, Sünnilik gibi etnik ve inançsal kimlikler de kentin ihtiyaçlarına uygun olarak kendini gözden geçirir, yeniden şekillendirir. Her grup şekillenirken diğer gruplara göre sınırlarını belirleyerek kendini tanımlamaya çalışır. Bu etkileme ve etkilenme daha çok sosyal, siyasal güç ilişkileri ve “grup dinamiği” üzerinden olur. Grup dinamiği, grupların kendi sosyal normlarına göre hareket etmesi demektir. Bu sosyal normları dikkate almayan gruptan dışlanır, baskıya uğrar. “Mahalle baskısı” dediğimiz şey böyledir. Ramazan ayında oruç tutmanın baskın norm olduğu bir mahallede açıkta yiyip içmenin hoş görülmeyeceği bilinir. “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” tam da bu anlama gelir. Bu anlamda grup dinamiğini aşmak çok zordur, güçlü sosyal ve kültürel etkilenmelere maruz kalmayı gerektirir. Doksanlı yılların başında Sivas’ta müfettiş olarak çalışırken, Cumhuriyet Üniversitesi’nden bir hoca ile tanışmıştım; bana Bahailiği anlatmış, nasıl mücadele verdiklerini, örneğin nüfus cüzdanına mahkeme kararı ile “Bahai” yazdırdığını özellikle övünçle anlatmıştı. Yirmi yıl sonra ise nüfus cüzdanlarından din hanesi bölümü kalktı. Yani bir Bahai için “grup dinamiği” olan nüfus cüzdanına Bahailik yazdırma talebi anlamsızlaşmıştır. Bu da gösteriyor ki grupsal ve kimliksel aidiyetler zamansal açıdan kalıcı değildirler, değişime açıktırlar.

Fransız düşünür ve filozof Sartre, “insan eksik bir varlıktır. “ derken olumsuz anlamda söylemez. Tam tersine bu eksiklik, insanın insan olmasına yol açmıştır. İnsan, doğanın içindedir ama kendisiyle doğa arasına bir sınır çizer. İnsanın sosyalleşmesi dediğimiz şey, başka insanlar ile gerçekleşir. Bu sayede dili yaratmış ve adına düşünce dediğimiz kavramı üretmiştir. Yani doğada doğal olmayan hemen hemen tek varlık insandır. Yarattığı, dil, din, inanç, sanat vs gibi kültür varlıklarıyla doğada kendi halinde işlenmemiş ve çevresini işlemeyen ham bir insan yoktur. Bu açıdan bakarsak, doğanın verdiğiyle yetinmeyen, dili kültürü, inancı yaratan insan, bütün bunları yaratmakla doğadan zaten sapmamış mıdır? İnsan, doğanın bir parçası olmakla beraber, doğadan saparak, yarattığı kültür varlıklarıyla doğadan ayrı bir anlam alanı oluşturup buna” insanlık” demiştir.

Öyleyse bu pencereden baktığımızda, bütün etnik, inançsal ve diğer kimlikler, bir oyundur aslında. Kurallarını içimizdeki bazı insanların koyduğu bir oyun. Nasıl ki iki yüz yıl önce bir imparatorun, şahın, padişahın tebaası olan kimlikler, zaman içinde evirilip değiştiyse, bugüne has kimlikler de değişime uğrayacaktır kaçınılmaz olarak. Etnik kimlik, inançsal kimlik, sınıfsal kimlik, kentli kimlik, mesleksel kimlik, say sayabildiğin kadar. Bu kimlikleri doğa bize hazır vermediğine göre, onu biz insanlar ürettik, üretiyoruz. Sonra da bu “yapay” ayırımlar üzerinden çatışmalar yaşıyoruz. Bir yandan da taşıdığımız, etnik ve inançsal kimliklere yeni kimlikler ekleyerek, yeni yorumlar getirerek, bazen de kimlik bunalımları yaşayarak değişmeye ve değiştirmeye devam ediyoruz.   

Descartes, gerçeği aramada, hayat boyunca hiç olmazsa bir kere, öğrenilen tüm şeyler hakkında olabildiğince kuşku duymaktan bahseder. Eğriyi doğrudan ayırt etmek için gereklidir bu. Sanırım tasavvufta geçen bir sözdür: “Kalp kazandır, dil kepçe. Kazanda olmayan bir şey kepçede çıkmaz.” O zaman kendimizi, düşüncemizi, etnik veya inançsal kimliğimizi öyle olduğundan büyük gösterip, kibir bulvarında turlamak boşunadır. Gelişkin bir toplum veya insan olmak için; sığlıktan arınmak için; daha barışçı ve adil bir insan ve dünya için; başka kültür, düşünce ve inançları anlamaya çalışmanın ne kadar önemli olduğu üzerinde en azından bir kez durup düşünebilmeliyiz. Toplum olarak, gerçeklerden neden kaçtığımızı, ikiyüzlülükle, yalancılıkla neden yüzleşemediğimizi düşünebilmeliyiz. Unutmayalım “Güneş mumu eritirken kili katılaştırır.”  18.02.2022 

[email protected]