Bir orgeneralin eşinden hayat dersi

Bir orgeneralin eşinden hayat dersi

1988 veya 1989 yılıydı; Kasım ayının sonları, gece ve Ankara yolcusuyum. Haydarpaşa Garı’nda peronda beklemekte olan Mavi Tren’in yemekli vagonunun hemen arkasındaki, sigara içilmeyen pulman vagona bindim. Trenin hareket etmesine henüz yarım saat vardı. Perondaki sokak lambalarının aydınlattığı loş ışıklı vagonun koridor tarafındaki yerime otururken, ışığın kitap ya da gazete okumaya yetmeyeceğini fark ederek, inip garda gezinmeye başladım.

Bir süre sonra vagonun kapısından içeri girdiğimde, ışıkların yanmış olduğunu, yanımdaki pencere tarafında olan koltuğa ince yüzlü, zayıfça ve en azından orta yaşın üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir hanımefendinin oturduğunu gördüm. Kaloriferler yanmış, içerisi ısınmaya başlamıştı. O yıllarda demek ki “bayan yanı” diye bir kavram henüz yokmuş ki, yerler bay-bayan ayırımı yapılmadan satılmış. Başımla sessizce selamlayarak yerime oturdum. Sonra keskin bir düdük sesinin ardından, tren ağır ağır hareket etmeye başlamış, kondüktörün bilet kontrolü faslını da geçirmiştik. Çantamdan kitabımı çıkarmış, raylardan yayılan tekdüze taka-tuka sesleri arasında sallana sallana okumaya başlamıştım. Bir süre sonra yanımdaki hanımefendinin “öğrenci misiniz?” sorusunu duydum. Öğretmen olduğumu ama aynı zamanda üniversite öğrencisi olduğumu söyleyince, adının Saadet olduğunu, kendisinin de emekli Fransızca öğretmeni olduğunu, Ankara’da yaşadığını söyleyerek sohbetin kapısını açtı. Kitap okumayı bırakmıştım. Yanımdaki yolcu bilgili, ağırbaşlı, hoşsohbet birine benziyordu. Sohbet etmeyi kitap okumaya tercih etmem kaçınılmaz olmuştu.

Ankara’da Gaziosmanpaşa semtinde oturduğunu, ama aslen Girit kökenli olduğunu, İstanbul Etiler’de eşi Orgeneral Kami Güzey ve kendi adını taşıyan ilkokulun öğretmenlerinin davet etmeleri üzerine geldiğini; şimdi de dönüş yolculuğunu yaptığını, orgeneral olan eşini yetmişli yılların başında kaybedince, adını yaşatmak için Etiler’de bulunan arsalarına mütevazı bir ilkokul yaptırarak devlete bağışladığını, eşinin harp akademileri komutanlığı, yüksek askeri şura üyeliği, yurt dışında NATO bünyesinde çeşitli görevler yaptığını keyifli bir ses tonuyla anlattı. Yurt dışı görevlerinde eşine eşlik ettiğini, kendisinin de ülkenin tanıtımı için, şu an ayrıntısını anımsayamadığım pek çok sosyal etkinliğe katıldığını veya bizzat sosyal etkinlikler organize ettiğini ekledi. Sohbetimiz Girit mutfağından edebiyata, eğitimin sorunlarından, büyük kentlerin sosyal yaşamı üzerine varıncaya kadar çeşitlenerek uzadı.

O zamanlar İstanbul Ankara arası mavi trenle yaklaşık sekiz buçuk saat sürüyordu. Bir gün önce gece saat on birde bindiğimiz mavi tren, sabah yedi buçukta Ankara Garı’na varmıştı. Yolculuk boyu süren sohbet nedeniyle olacak ki bana ev adresini ve telefon numarasını vermiş ve ihtiyaç duyarsam aramamı söylemişti. Saadet hanımın pek de büyük olmayan valizini koltuklarımızın üst kısmında bulunan kapaklı bölmeden alarak, garın dışına kaldırıma kadar taşıyarak, iki dakika burada bekleyin size hemen bir taksi çağırayım demiştim.

Kasım ayında Ankara’nın sabah ayazına alışkın bir edayla kaşkolunu boynuna dolarken, gülümseyerek “ bir dakika dur, bak otobüs durağı on metre ötede; bu saatte bizim Gaziosmanpaşa yönüne giden belediye otobüsleri pek dolu olmaz. Taksiye vereceğim parayı ihtiyacı olan bir öğrenciye kalem defter parası olarak verirsem daha iyi olmaz mı?”   

Ne diyeceğimi bilemedim. Mahcup mahcup sırıttım, yetmiş yaşlarına gelmiş, her yönüyle varlıklı bir burjuva olduğunu düşündüğüm bir kadından, otuz yaşında solculuğuyla övünen bana iyi bir hayat dersi olmuştu.  Bekleme diye ısrar etse de, otobüsü gelinceye kadar durakta yanında bekleyerek, valizini otobüsün kapısından geçirmesine yardım ettim. Bu yolculuğun bana öğrettiği bir şey vardı ki Saadet Hanım, gösterişsiz, yalın bir yaşamı tercih etmişti. Böyle bir tercihin arkasındaki değerlerin ne olduğunu tartışmıyorum, ama şuna inanıyorum ki,  insanın sınıfsal konumu ne olursa olsun, yalın yaşamak insanın elindedir. Ne yazık ki kendisiyle bir daha yollarımız kesişmedi ama ne zaman aleni bir israf olayına tanık olsam, ya da bir israf duygusu yaşasam, aklıma Saadet Hanım’ın valiziyle belediye otobüsüne binişi gelir ve ben yaşadığım o ilk mahcubiyeti yeniden yaşarım.

[email protected]