user
Nijerya’da petrol hırsızlığının maliyeti yılda 4 milyar dolar

Sıradaki içerik:

Nijerya’da petrol hırsızlığının maliyeti yılda 4 milyar dolar

e
sv

Gazzali ve Diyarbakır karpuzu

04 Şubat 2022 00:38

Günlerdir okuduğum kitabın sonuna ancak gelebildim; adı, Ortaçağ İslam Kültüründe Felsefe. İki akademisyen yazar, Mehmet Dağ ve Hasan Aydın yazmış, Bilim ve Gelecek Kitaplığı yayınlarından çıkmış. 586 sayfalık büyük boy, El Kindi, Farabbi, Gazzali, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd ve daha başka İslam düşünürlerinin görüşlerinin etraflıca incelendiği hacimli bir kitap. Gazzali ile ilgili bölümü okurken filozoflara yönelik söylediği, ”Onlara, küfür ve dinsizlik damgasını vurmak lazımdır, filozofların kitaplarını okumak, içlerinde bulunan desise ve tehlike nedeniyle yasaklanmalıdır. Yine Çocukları yılanlardan korumak icap ettiği gibi, kulakları da bu sözlerin tehlikelerinden uzak tutmalıdır” sözlerini okuyunca, şaşkınlığımı bir süre üzerimden atamadım. Bu sözlerin, İslam coğrafyasını yüzyıllar boyu olumsuz etkilediğini düşünerek, yıllar öncesinden yaşadığım bir olayı anımsadım.

1981 yılıydı.12 Eylül askeri darbesi uygulamaları olanca hızıyla devam ediyordu. Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Hawri (Yazıköy) köyünde er öğretmen olarak görev yapıyordum. Bu köyde askerlik süresi kadar (iki yıl) öğretmenlik yaparsam askerliği de yapmış sayılacaktım. Yirmili yaşların başındaydım. Köyün iki derslikli okuluna Rasim ve İsmail de er öğretmen olarak atanmışlardı. Aynı yaşlardaydık. Rasim Manisalı, İsmail Malatyalıydı. Sonraki yıl İsmail başka ile atanmış, Bayburtlu İbrahim gelmişti yerine.

Hawri köyü, Diyarbakır Lice anayolundan yaklaşık üç-dört kilometre içerdeydi. Toprak damlı evleri, elektriği olmayan yüz haneli yoksul bir Kürt köyüydü. Köyün ortasında bir cami vardı. Bir de toprak damlı evlerden birine bitişik küçük ve basit bir bakkal. Kahvehane yoktu. Köyün alt tarafında bulunan çeşme sanırım köyün en sosyal mekânıydı. Ellerinde bakraç ve sitilleri ile her zaman bir kadın kalabalığı olurdu çeşme başında.

Okul kırmızı kiremitli çatısı, yıkık dökük taş yığınlarının oluşturduğu bir bahçe duvarı içinde küçük bir de lojmanı olan tek katlı iki yapıdan oluşan resmi bir binaydı. Lojman en fazla 35-40 metrekarelikti. Üç er öğretmen arkadaş bu lojmanda kalıyorduk. Odanın birine yataklarımızın olduğu ranzaları sığdırmıştık, diğerini ise oturma odası olarak kullanıyorduk. Okul, yanlış anımsamıyorsam 1968 yılında açılmıştı ve üzerinden on üç yıl geçmesine rağmen, bahçede tek bir ağaç olmadığı gibi, okulda kayıtlı hiçbir kız öğrenci de yoktu. Köylülere bir sürü dil döküp ikna ederek, ilk kez beş kız öğrencinin kaydını yapabilmiştik. Ama üç ay gibi uzun süren yaz tatilinde resmi izinli olarak memleketlerimize gittiğimizden, bahçeyi biz de ağaçlandıramamıştık. ( Buna halâ üzülürüm)

Okulda iki derslik vardı ama biz üç öğretmendik. İkili öğretim yapmak zorunda olduğumuzdan, ben sabahtan öğleye kadar, Rasim ve İsmail ise öğleden sonra göreve devam ediyordu. Öğleden sonraları bazen okulun idari işleri ile ilgileniyordum, bazen de lojmanda dinlenip, kitap okuyor, bağlama çalıyor ve ev işleri yapıyordum.

Bir öğle sonrası lojmanda kitap okurken, demir kapımızın yumruklandığını, bir yandan da tanımadığım bir sesin hoca diyerek bağırdığını duyunca, kalkıp kapıyı açtım; karşımda otuz beş yaşlarında, zayıf, ince esmer yüzlü, orta boylu, başında bir bere, gözleri safça gülümseyen, adını bilmediğim bir köylü duruyordu. “Buyurun, bir isteğin mi var” diyerek içeriye davet ettiğimde; “ Selamün Aleyküm hocam; valla aha buradan geçiyordum; baktım senin sobanın dumanı çatıyı kaplamış, dedim bir çayını içeyim. Hiçbir isteğim yoktur.”

İki odalı köşkümüzün oturma odasına geçtik böylece. İçeride, bir kanepe, bir masa ve dört sandalye vardı. Kasım ayının başlarındaydık, havalar soğumaya başlamıştı ve üstünde su dolu olan çaydanlığın bulunduğu sac soba gürül gürül yanıyordu. Masanın etrafında, sobaya yakın bir sandalyeyi altına çekerek otururken adının Muhammet olduğunu söyledi. Bir taraftan da salonu inceliyordu; yerde basit bir kilim, masanın üzerinde üst üste koyduğumuz kitaplar, mukavvadan satranç tahtası ve plastikten taşları vardı. Çay demlemeye uğraşırken, göz ucuyla onu da izliyordum. Sessizce etrafı, özellikle duvarda asılı bağlamayı uzun süre incelediğini fark etmiştim. Nihayet duvarda asıl bağlamayı işaret ederek: “hoca o sazı sen mi çalıyorsun?”

Türkçeyi zorlanarak, arada Kürtçeyi de katarak yarım yamalak konuşuyordu. Söylediğine göre zaten askerde öğrenmişti; az biraz da okumayı-yazmayı sökmüştü ama öğrendiğiyle kalmıştı köy yerinde. İkinci çayları içmeye başladığımızda bütün çekingenliğini üzerinden atmıştı. “Hoca valla bizim köylü fakirdir. Biz köylüler hepimiz fakiriz. En zenginimiz bir kamyonu olan Hacı Mustafa’dır, onun da çocuğu yoktur. Aha yediğimiz içtiğimiz de ayran, yoğurt, bulgur. Çoluk, çocuk hep çalışıyoruz ama te dedemiz babamızdan beri hep fakir kalmışız…”

Konuşurken gözleri sık sık duvarda asılı bağlamaya kayıyor bakışları dalgınlaşıyor, susuyordu. Düşte gibiydi; yaprağını dökmüş, çıplak bir meşe ağacını andıran güneş yanığı esmer yüzüne bakarak,  “Sesin güzel galiba, istersen bir iki türkü çalıp söyleyebiliriz”  dedim bağlamayı göstererek. Askerdeyken birçok türkü öğrendiğini, sesinin beğenildiğini ancak, köye dönünce türkü söylemeyi bıraktığını, çünkü sesi güzel diye camide ezan okumaya başladığını gururla karışık mahcup bir edayla söylemiş, ardından da “ uzun hava çalmayı biliyor musun hocam?” deyivermişti. Bağlamayı asılı duvardan alıp, karşısına oturdum. Bütün dikkati bağlamadaydı, eliyle sapına, tellerine dokundu, teknesini yokladı, bir müzik aletine ilk kez dokunduğu her halinden belliydi. Derken “Kışlalar doldu bugün, doldu boşaldı bugün “ diye bir uzun hava tutturdu. Ben de bağlamayla eşlik etmeye başladım. Sesi ahenkli bir şekilde yükseliyor, başını müzikle uyumlu ritmik hareketlerle sallıyor, parmaklarını masada tıkırdatarak eşlik ediyordu. Tenor sesi oldukça güzel, yanık ve içtendi.

Bağlamayı elimden geldiğince güzel çalmaya çalışıyor, bütün hünerimi göstermeye çalışıyordum ki; daha türkünün yarısındayken aniden sesini kesip esmer yüzünü acıyla buruşturmaya, dudaklarını kanatırcasına ısırmaya, iki avucuyla avurtlarına bastırarak sıvazlamaya başladı. Oldukça üzgün bir sesle “ Hocam kusura bakma ben söylemekten vazgeçtim, hem ezan okuyup, hem türkü söylemek caiz değil” diyerek kalkmaya yeltenmişti. “ Ezan da oku, türkü de söyle, sesin çok güzel” demiştim ama çoktan kalkmış, “ Bir koltuğa iki karpuz sığmaz hocam, üstelik bunlar koca Diyarbakır karpuzu ” diyerek kapıya yönelmişti. Kapı önünde bıraktığı ayakkabılarını sessizce giyerken kafasını kaldırıp yüzüme bakarken, yüzündeki pişmanlığı görebiliyordum.

Muhammet’e bir türküyü bile söyletmeyen, duygularını yaşamasını engelleyen, yöresinde yaşadığı inanç pratiğiydi. Günlük konuşmada on parmağında on hüner var diye becerikli insanı överken, inanç alanında bir koltukta birden fazla karpuz taşınamayacağını inandırılmıştı. Bu kuşaktan kuşağa aktarılmış bir bilgiydi. Türkü söylediği duyulursa hoş karşılanmayacağını, belki de ezan okumaktan men edileceğini, bunun da cami cemaatinden dışlanmak anlamına geleceğini çok iyi biliyordu. Gazzali’nin bin yıl önceki bilim ve felsefe karşıtı söylemleri, bin yıl sonraki yaşamı şekillendirebiliyordu, ne yazık ki. O güzelim uzun havayı, bütün benliğini kaptırmış yanık sesiyle, keyifle söylerken, günah işlediğini düşünerek yarıda bırakan Muhammet; ayrılırken, yorgun yüzünde acının elli tonunu da beraber götürüyordu. 04.02.2022

muzafferdemir371@gmail.com

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli